Perukar salonunun nihayet köşesinde “palmiye” nevinden adını bilmediğimiz biçimsiz bir nebatın yeşil, eşek kulaklarına benzeyen iri yaprakları altında arkadaşımla oturuyor, sıramızı
bekliyorduk. Saniyeler birer asır ağırlığıyla geçiyor, ben sabırsızlanıyordum. Demir gagalı geveze leylekler gibi durmadan şıkırdayan makaslan dinliyor, “of, puf. .. ” diyordum.
Önü boydan boya ayna olan uzun mermer masanın kenarında altı herkes yavaş yavaş çalışıyorlardı. Arkadaşım sordu:
“Ananın karnında nasıl durdun?”
“Yarım saat oluyor, be . . . ”
“Daha neler!”
“Kalkalım, Allah aşkına!” diye yalvardım.
“Canın mı sıkılıyor?”
“Hem çok … ”
“Öyleyse boş durma … canın sıkılmasın.”
“Ne yapayım?”
“Müşterilere, duvardaki resimlere bak. Sonra gişeyi gör, gözünü bir kaldır . . . ”
Müşterilere, daha içeri girer girmez, hangisinin işi daha çabuk bitecek diye bakmıştım. Kır saçlı, kırpık bıyıklı, tas kafalı, birbirinden berbat birtakım mendeburlardı. Duvardaki levhalara gelince, bunların da hepsi lavanta, kolonya, pomada ilanlarıydı. Gözlerimi gişeye çevirdim. Minimini bir Rum kızı. ..
“Ayol, pek küçük!” dedim.
“Küçükse sen zihninde büyüt. İki kat hayal, bir hakikat yerini tutar. Vaktin geçtiğini duymazsın.”
”
”
Bu yavrucuğa bakarak hayalini zihnimde büyütmeye başladım. On yaş büyülttüm. Yirmi iki, yirmi üç yaşına getirdim. Evet sahiden güzel bir kız olacaktı! Şüphesiz bu açık sarı saçlar daha koyulaşacak, bu ince göğüs daha kabaracak, bu narin boyun daha kalınlaşacak, daha beyazlaşacaktı. Ama hayalim bu kıvamda durmuyordu; istemeye istemeye bu yetişkin kızı on
sene, yirmi sene daha büyülttüm. Ah, beyaz ciltli insanlar ne çabuk ihtiyarlarlar. Yüzünü lekeler, çizgiler bastı. Göz kapakları morardı. Hayalim bu kıvamda da kalmadı. Bu zavallı kadını on sekiz sene daha büyülttüm! Neuzübillah . . . Birden faniliğin yeisini dayanılmaz bir kum sancısı acılığıyla duydum. Kendimi teselli için artık önümdeki altmışlık müşteriyi küçültmeye başlıyor, gençleştiriyor, kabak gibi çıplak kafasından gür kaküller fışkırtıyor, çökük yanaklarını pembeleştiriyor, bıyıklarını kumrallaştırıyor, soluk dudaktan ona kuş kirazı rengi veriyordum! Makaslar ezeli çıkırtılarına devam ediyor, her tarafı beyaz boyalı salonun ciddi sükûnunu lacivert tersane esvaplı gayet küçük, sıska çırağın “alesta” diye cevap verdiği “nero … zesto!” naralarından başka bir şey bozmuyordu. Ansızın sokağa bakan pencerelerin camları zangır zangır yerinden oynadı. Birden zelzele oldu sandık. Makaslar sustu. Müşteriler, berberler, ben, arkadaşım, küçük çırak, gişedeki narin kızcağız, uzun endam aynasına akseden hayallerimiz, hep birden kapıya baktık. Yüreğimiz ağzımıza geldi. Aman ya Rabbi! O ne heybetti! Mübalağasız iki metre boy . . .
Siyah, Yavuzvari palabıyıklar. .. Gördüğünü yiyecek gibi parıl parıl bakan müthiş, sarı kaplan gözleri. .. Sonra yüksekliği bir arşından ziyade, kocaman, ama çok kocaman bir kalpak .. .
Belki beş kuzunun derisinden yapılmış korkunç siyah bir kalpak . .. Korkmadığım halde titrerneye başladım. Bu yeni gelen müşteri hiç kimseye bakmadan soyunuyordu. Büyük boz ya
kalı uzun siyah gocuğunu çıkardı. Yanına koşan küçük çırağın omzuna bıraktı. O anda çırak çöktü, o kadar ağırdı. Usturaları bırakan berberler imdadına yetiştiler. Gocuğu kaldırdılar. Çocuk kurtuldu. Geriye kaçtı. Ben daha beter titriyordum. Müthiş müşteri, “Çoluk çocuk istemem; bu, ayağımın altında kalacak … Kuvvetli bir adam bana hizmet etsin!” dedi.
“Malista ..
“Malista … ”
Ayağına baktım. Zırhlı gibi çizmeler. . . Çocuğun üzerine bassa değil, kaldırıma hızlı vursa ezecekti. Kalpağını çıkardı. Ceketini soyundu. Kalın belinde çok gümüşlü bir Çerkez kayışına takılmış koca bir rövelver, irili ufaklı kama, hançer sapları görünüyordu. Bağırdı: “Ulan bana bakın! Ben beklemem ha .. . Beni kızdırmayın . . . ” Müşterilerini bu müthiş manzara karşısında tamamıyla unutan berberler hep bir ağızdan cevap verdiler: “Buyurunuz paşam! Buyurunuz paşam!”
“Hah” “şöyle”.
“Adamına göre muamele etmeli.”
“Siz benim kim olduğumu bilmezsiniz.”
Mesut bir tesadüf neticesi olarak kapının yanına isabet eden ilk koltuktakinin tıraşı bitmişti. Müthiş müşteri onun yerine oturdu. Ben “sıra hakkı”mı aklıma bile getiremedim. Gişedeki kız, dışarı çıkandan parayı alır almaz başını aşağı çekti. Fırtına bulutları içinde batan bir Zühre yıldızı gibi görünmez oldu. Arkadaşım “Sarardın … ” dedi. Kızdım. “Nasıl sararmam? Ötekilere de baksana … Kimin benzin de kan kaldı?”
“Bize ne yapacak?”
“isterse hiçbir şey yapmasın!” dedim.
Yalnız manzarası yürek oynatmaaya kafiydi. Sirklerde bile demir kafes içinde homurdayan aslana bakarken insanın tüyleri ürpermez mi? Bununla beraber bu hayvanın malı besin
den çıkıp bizi parçalamayacağını pekala biliriz; fakat bu emniyet ne para eder? Makasların bile gevezelikleri hafiflemişti. Müşteriler dönüp bakmaya cesaret edemedikleri bu yeni gelene, aynadaki hayallerinin ürkmüş gözlerini dikiyorlar, şüphesiz benim gibi tüyleri ürpertecek şeyler düşünüyorlardı. Aynanın içinden, gözü gözüme çarpacak korkusuyla kalbim ata
rak, kolalı yakasını çıkardığı kalın kırmızı boynunu, geniş omuzlarını görüyordum. Azgın bir boğa gibiydi. Siması, çatık kaşları, büyük ağzı insanın ödünü koparacak derecede müthişti. “Kim bilir nasıl ateşiere girmiş, nasıl düşman sürülerini önüne katarak sürmüş, er meydanında ne hayale sığmaz yararlıklar göstermiştir!” diyordum. Tıpkı granitten canlanmış bir cesaret abidesini andırıyordu. Evet daha yeryüzünde böyle “fevka’l-beşer” devler yaşıyordu. Sanki hala “Kan Kalesi “, hala “Battalgazi” devrinde gibiydik. “Harbi ortadan kaldırmaya çalışan” filozofların ham hayalleri aklıma geliyor, gülümsüyordum. Allah bu mümtaz vücutları şüphesiz yalnız muharebe, yalnız şecaat, yalnız hamaset, yalnız kahramanlık için yaratmış olacaktı. Bu ruhta, bu gururda, bu cesarette, bu heybette insanlar olmasa en mukaddes ananeler erir, hudutlar bozulur, hak kaybolur, tarihler, şerefler, kıymetler, efsane haline geçerdi.
* * *
İşte böyle her faziletin esasını teşkil eden “cesaret” mevhibesine dair felsefeler yaparak dalmış gitmişim! Boşalan bir koltuğa arkadaşım kalkıp oturmuş. Haberim olmamış. Palmiyenin altında yapayalnız önüme bakıyor, yorgun dimağımla, Selim Sırrı’yı hatırlayarak: “Şu beyazlı siyahlı döşeme taşlarının üzerinde ayakla dama oynanılsa bu yeni bir spor olabilir mi? ” diye düşünüyordum … Ansızın demin ki zelzeleden daha şedit bir gürültü kopmasın mı? Bu sefer sarsılan camekanlar, kapı falan değil. . . Uzun ayna, mermer masa, sandalyeler dil. Gözleri mi kaldırdım. Heybetli müşteriyi, akaju gişeye arkasını vermiş, yere çömelmiş, bağırıyor gördüm: “Aman, aman . . . ”
Diğer müşteriler, berberler, aynadaki hayalleriyle beraber ona döndüler. ilk şaşkınlığı geçirenler sordular: “Ne var? Ne var?”
“Aman, işte üstünde vallahi!”
“Neyin üstünde?”
İşte onun . . .
Titreyen mütekallis elleriyle, usturasının altından kaçtığı zayıf herberi gösteriyor, feryadı basıyordu. O anda içime bir şüphe girdi. Acaba -Yunanlı mı, yerli mi, ne olduğu belli olmayan- hain berber, ustura ile bu arslanın damarını mı kesmişti? Ayağa kalktım. Zaten en büyük, en kahraman cesurlar en korkakların hıyanetine kurban gitmemiş miydi? Tarih buna şahitti. Yaklaştım. Berberleri ittim. Aralarından başımı çıkardım. Sordum: “Hemşehrim, bana söyle, ne var?” Korkudan gözleri dönmüştü. Deminki kırmızı yüzü şimdi limon sarısıydı. Çarpan çenesinde koca bir tutam sabun duruyordu.
“Üstünde vallahi, üstünde . . . ” dedi.
İçimden “Mutlaka zehirli bir iğne, bir kama falan olacak!” dedim. Kaçırdığı müşterisine şaşkın şaşkın bakan berberi bir süzdüm. Hemen gözüme kestirdim. Üzerine yürüdüm.
“Çıkar üstündeki şeyi!” dedim.
“Neyi?”
“Çıkar diyorum.”
“Neyi be, zanum?”
Ama … hakikaten neyi çıkaracaktı? Ben de bilmiyordum. Berberin şaşkın gözlerinden gişenin dibinde hala tir tir titreyen çam yarması kahramana döndüm.
. . .
“Neresine sakladı?” dedim.
“Sak..la..ma..dı.
“Ya ne yaptı?”
Korkudan hıçkırığı tutmuştu. Lakırdı söyleyemiyordu.
“Neresinde?”
“Belinde mi? Cebinde mi?”
“Hayır, yakasının yanında!”
Berberin arkasında beyaz uzun bir keten gömlek vardı. Yakasında bir şey yoktu. Ayaktakilerle beraber dikkatle bakarken yerdeki “Vallahi yürüyordu . . . ” dedi.
Döndüm. Durdum. Aptallaştım: “Yürüyor muydu?”
“Aşağıdan yukarıya … ”
” ”
Yine durdum. Önüme baktım. Mevki pek müşküldü. Gülünç olmamak lazımdı! Ben şiş, iğne, silah falan sanıyordum. Arananın hem canlı, hem yürüyen bir şey olduğunu anlayan müşteriler, berberler, mütereddit adımlarla yaklaşıp eğiliyorlar, berberin yakasına bakıyorlardı. Ben, aldandığı şeyin birden farkına varan kurnazlara mahsus bir sükunla başımı salladı m. Evet, bu bir “bit” olacaktı. .. Küçük bir bit! Fakat büyük ölüm! Bir tifüs ejderhası Hemen daima felsefe yapmaya hazır, kurulmuş bir makineye benzeyen “ukala dimağım” muhakemeye başladı: İşte en cesur ruhlar bile mukavemet, mücadele edilmez bir düşman karşısında cesaretini kaybediyordu. Şu kalın çizmeli, Yavuzvari palabıyıklı Karadağ tabancalı, Çerkez kamalı dev, şüphesiz bir sürü kurda,
canavara, kaplana rast gelse böyle titremez, gözünü kırpmaz, hepsini keser biçerdi. Ama bir kere tifüs mikrobu vücuduna girerse . . . ne yapabilirdi? Hiç, hiç . . . Korkusu pek makuldü.
Ben, bunları bir yıldırım süratiyle düşünür, neticeler çıkarırken, arayanlardan biri “Na, işte . . . ” diye haykırdı. Sordum:
“Bir ‘bit’ değil mi?”
“Hayır.”
“Ya ne?”
Aranılan şey, kendi yakasında bulunan berber, hiddetle bana baktı: “Estağfirullah, burada yok bit . . . Bir at sineği . . . ”
“At sineği mi?”
“Evet . . .
Yerde titreyen cesur müşteriye döndüm.
“At sineği işte … ”
“İyi ya . . . ” diyordu, “Allah aşkına tutunuz! Üstüne basıp eziniz! Benim at sineğiyle hamam böceğinden ödüm kopar! . . ”
Demin gocuğunun altında ezilen sıska çırak koştu. Hepimizin gözü önünde bu at sineğini tuttu. Yere attı. Ezdi. Titremesi dinen dev, yavaş yavaş, doğruldu. Boynundan havluları çıkardı. Masaya fırlattı. Hızla ceketini, ağır gocuğunu giydi. Kalpağını, o müthiş, kocaman kalpağını başına geçirdi. Berber tıraşını tamamlamak için koltuğa çağırdı: “Oturunuz, bitirelim efendim.”
Halbuki o hiç duymuyor, işitmiyordu. Cebinden çıkardığı bir mecidiyelik kağıdı gişeye fırlattı.
“Artık siniderim oynadı! Burada duramam!” diye, yarım kalmış tıraşıyla çenesinin favori sabunuyla kendini dışarı attı.
Hepimiz, aynadaki şaşkın hayallerimizle beraber… arkasından bakakaldık. Korkunç kasırgalardan sonra doğan bir sabah yıldızı gibi sarı saçlı mini mini, beyaz kız, gişesinin ufkunda göründü. Ama bu sefer çok şen, çok parlaktı. Bizim böyle bakıp kalışımıza güzel başını sallıyor, ufacık ellerini çarparak: “Hes to diyavolo . . . Hes to diyavolo” diye gülmekten katılıyordu.
SÖZLÜK:
Perukar: Berber
