Hoş bir vadide bulunan av hayvanları, arslanın korkusundan huzursuzluk içinde idiler.
Çünkü arslan, zaman zaman pusudan çıkıyor, hayvanlardan birini kapıyordu. Bu yüzden o vadi, onların hoşlarına gitmez bir yer olmuştu.
Hayvanlar, hileye başvurdular. Arslanın yanına geldiler, ona dediler ki: “Biz sana her gün, ne yiyeceksen getirir veririz, seni doyururuz.
Bundan sonra avlanmaya çıkma; pusuya yatıp, bir av peşine düşüp bizi ürkütme ve bu otlağı, bu vadiyi bize zehir etme…”
Arslan, hayvanlara dedi ki: “Sizden hile değil de vefa görsem, dediğiniz doğru ama, ben şundan, bundan çok hile gördüm, çok ağzım yandı.
Ben insanların yaptıkları işlerden, ettikleri hilelerden helak olmuşum. O yılanlar, o akrepler tarafından çok ısırılmışım.
İçimde pusu kurmuş olan nefs ise, hilede, kin gütmede insanlardan fena, beter.
Benim kulağım, ‘Gerçek mü’min bir yılan deliğinde iki kere sokulmaz’ hadisini işitti ve Peygamberin bu sözünü canla, gönülle kabul etti.”
Hepsi de; “Ey her şeyden haberi olan hakîm! Sakınmayı bırak, çünkü sakınmak insanı kader hükmünden kurtaramaz.” dediler.
Arslan dedi ki: “Evet, kader hükmüne uymak, Allah’a tevekkül etmek yol göstericidir, ama sebeplere başvurmak da Peygamberin sünnetidir.
Hz. Peygamber, yüksek sesle buyurmuştur ki: ‘Devenin dizini tevekkül ile bağla…’
‘Çalışıp kazanan Allah’ın sevgilisidir’ hadisini dinle, tevekkül edeceğim diye sebeplere sarılmakta tenbellik etme.”
Hayvanlar, arslana dediler ki: “Rızık için çalışıp kazanmak halkın i’tikâd, inanç zayıflığındandır. İnsanların kazançları, hırsları miktarınca elde ettikleri riya lokmasıdır.
Gökten yağmur yağdıran Allah’ın, rahmeti ile ekmek vermeye de gücü yeter.”
Arslan dedi ki: “Evet dediğiniz doğrudur. Fakat Allah, ayağımızın önüne de bir merdiven koymuştur.
Dama basamak basamak çıkmak gerek. Burada cebrî olmak, her şeyi Hakk’tan bilmek, ham bir ümiddir.
Ayağın varken, kendini nasıl topal edersin? Elin varken pençeni yapma gücünü nasıl gizlersin?
Efendisi kölesinin eline beli verince, söz söylemeden, efendinin ne demek istediği anlaşılır.
Bele benzeyen el de, Hakk’ın bir işaretidir. Çalışmamız için bize verdiği bir emirdir. İşin sonunu düşünme gücümüz ise, onun sözleri, buyruklarıdır. Her şeyi, çalışmamıza bir sebeptir.”
Hayvanların hepsi de, arslana bağıra bağıra dediler ki: “Sebep tohumlarını eken o harîsler ………
Yüz binlerce kadın ve erkek, sebeplere başvurdukları halde, ne diye zamanın faydalarından birisini elde edemediler?
Dünya kurulalıdan beri, yüzbinlerce devirler içinde, sayısız inşanın ağzı ejderha gibi açıldı.
O akıllı ve bilgili insanlar, öyle hilelere başvurdular ki, hilelerinden” dağlar bile yerinden koptu.
Bunca tedbirlerine rağmen, gerek ava giden kişilerin, gerekse çeşitli işlerde hırsla çalışanların ellerine, ezelde verilen kısmetten başka bir şey geçmedi.
Bütün bu uğraşan, didinen insanların hepsi de tedbirlerinden, çalışmalarından âciz kaldılar, bir şey elde edemediler, sonra da Allah’ın emri ve takdiri ne idi ise, o oldu.
Ey tanınmış kişi, kazanmayı bir addan başka bir şey bilme, ey hilekâr, senin bu hileli çalışmalarını da, bir vehimden başka bir şey sanma.”
Arslan; “Evet.” dedi. “Tevekkül doğrudur. Fakat, bir de peygamberlerin ve müminlerin çalışmalarına bak.
O mübarek insanlar, türlü cefâlar, mihnetler çektilerse de yılmadılar, Allah, onların uğraşmalarını, didinmelerini boşa çıkarmadı.
Onların tedbir ve çare aramaları, her zaman hoş ve latif oldu; zâten güzelden ne gelirse güzeldir.
Onların tuzakları, göklerin mânâ kuşunu yakaladı. Çalışmaları yardımı ile onlar, noksanlardan kurtuldular, tamamiyle kemal mertebesi buldu lar.
Ey mânâ yolunun isteklisi, ey Hakk âşıkı, gücün yettikçe peygamberlerle, velilerin yolunda bulunmaya çalış.” ………. ………………………….
Arslan, bu çeşit bir çok deliller getirdi.” O cebrîler, yâni av hayvanları, arslanın cevaplarını dinleyip kandılar.
Tilki, ceylan, tavşan, çakal cebrîliği bıraktılar, dedikoduyu kestiler.
Bu alışverişte ziyana düşmemek için, kükremiş arslanla anlaşmaya vardılar.
Her günün payı zahmetsizce arslana gidecekti. Bu suretle onun da başka bir isteği olmayacaktı.
Her gün kur’a, hangi hayvana düşerse, o hayvan, pars gibi koşup, arslanın yanına gidecekti.
Bu ölüm kadehi, bu kur’a döne dolaşa tavşana, gelince, tavşan; “Bu cefâ daha ne vakte kadar sürüp gidecek.” diye bağırdı.
Hayvanlar dediler ki: “Bunca zamandır biz sözümüzde durduk. Ey inatçı tavşan, bizim adımızı kötüye çıkarma, haydi, çabuk yürü git, aslan seni bekliyor.”
Tavşan; “Dostlar, bana biraz süre verin, bir hileyle aslanı öldüreyim ve sizi de bu belâdan kurtarayım.” dedi.
Hayvanlar, tavşana dediler ki: “Bizi dinle, tavşan olduğunu unutma, haddini aşma. Şimdiye kadar senden daha güçlü olanlar bile bunu düşünmediler.”
Tavşan Allah’ın kendisine kuvvetli bir fikir ilham ettiğini söyleyerek şöyle dedi: “Dostlar! Cenâb-ı Hakk’ın bal arısına öğrettiği hüner ve marifet ne aslanda vardır ne de yaban eşeğinde! Arı, bal dolu petekler yapar, Allah, o bilginin kapısını ona açmıştır. Allah’ın ipek böceğine öğrettiği hüneri, hangi fil bilir?”
Hayvanlar; “Ey çevik tavşan! Sen boyundan büyük işe kalkışmışsın. Fakat yine de seni dinlemek istiyoruz, planını söyle!” dediler.
Tavşan dedi ki: “Her sır söylenmez. Bir sırrı, bir kişiye söyledin mi, artık o sırra veda et.”
Tavşan gitmeyi bir zaman geciktirdi. Sonra kalkıp aslanın yanına gitti.
Tavşanın gecikmesinden ötürü, aslan kızgınlığından kükreyip duruyordu. Kendi kendine diyordu ki: “Ben zaten o alçakların sözlerinde durmayacaklarını biliyordum. Beni aldattılar. Daha ne zaman kadar bekleyeceğim?”
O sırada uzaktan koşa koşa gelen tavşan göründü. Tavşan yaklaşınca, aslan ona; “Ey soysuz!” diye haykırdı. “Ben ki, nice öküzleri parçalamış, erkek aslanların kulaklarını burmuş, onları yola getirmiş bir kahramanım. Senin gibi bir tavşan parçası kim oluyor ki, benim gibi bir aslanın emrini ayaklar altına alıyor?”
Tavşan; “Aman efendim.” dedi. “Lütfeder de bağışlarsan, diyeceklerim var, arz edeyim.”
Aslan dedi ki: “Ey ahmakların ahmağı, ne gibi özrün var? Padişahların huzuruna bu vakitte mi gelinir?”
Tavşan dedi ki: “Ey kral, her ne kadar lütfa lâyık değilsem de beni dinle, ondan sonra ne yaparsan yap. Ben kuşluk vakti yola düşmüş, arkadaşımla beraber padişahımın huzuruna geliyordum. Arkadaşlarım, senin için, benimle beraber başka bir tavşanı da bana yoldaş etmişler, yollamışlardı.
Yolda önümüze çıkan bir aslan, bize saldırdı. Ona dedim ki: ‘Biz padişahlar padişahının kullarıyız, bize dokunma!’
Fakat, o çok kızdı ve dedi ki: ‘Padişahlar padişahı dediğin de kim oluyor? Benim huzurumda, öyle her adam olmayanın adını ağzına almaya utanmıyor musun? Kes sesini!”
Ben de o aslana dedim ki: ‘Bana izin ver de bir kere daha padişahımın yüzünü göreyim de ona, senden haber vereyim.’
O aslan da bana; ‘Yoldaşını, yanımda rehin olarak bırak, var git padişahım dediğine benden haber ver.’ dedi.
Arkadaşımı rehin olarak aldı, beni yalnız bıraktı. Arkadaşım benden üç kat daha temiz ve semizdir. Ey kral! Eğer sana, günlük nafaka gerekse, yolu temizle; haydi gel de o korkusuz aslanı ortadan kaldır.”
Aslan dedi ki: “Haydi bakalım, önüme düş, gidelim. O bahsettiğin aslan nerededir? Gidelim de onun cezasını vereyim.”
Tavşan önde, aslan arkada bir kuyuya doğru yürümeye başladılar. Kuyuya yaklaşınca, aslan, tavşanın geri kaldığını gördü. Ona dedi ki: “Niçin ayak sürüyorsun? Geri kalma, öne düş.”
Tavşan; “Korkudan bende el, ayak kalmadı ki…” dedi. “Yüzümü görmüyor musun? Betim, benzim sapsarı.”
Aslan; “Sen, bırak hikâye anlatmayı da neden geri kaldın? Bana onu söyle!” dedi.
Tavşan; “O aslan” dedi. “Bu kuyunun içindedir.”
Aslan dedi ki: “Korkma, ileri gel. Ben onun hakkından gelirim. Bir bak bakalım, o aslan orada mı?”
Tavşan; “Ben korkudan, yaklaşamam.” dedi. “Sen beni kucağına alırsan ancak o zaman gözümü açar, kuyuya bakabilirim.”
Aslan, tavşanı kolları arasına aldı. O da aslanın himayesinde kuyuya kadar sokuldu. Kuyuya baktıkları zaman, su içinde, aslanın ve tavşanın hayali göründü. Kuyuda bir aslan, kucağında da semiz bir tavşan görünmekte idi. Aslan, düşmanını suda görünce, tavşanı kenara bıraktığı gibi kuyuya atladı ve boğuldu.
Tavşan, sevinçle hayvanların bulunduğu ovaya koştu. Durumu öğrenen bütün hayvanlar sıçrayıp oynamaya başladılar. Tavşanın etrafında halka oldular. Karşısında saygı ile yerlere kapanıp dediler ki: “Canımız sana kurban olsun, onu yendin; elin, kolun dert görmesin. Bir kere daha söyle, onu nasıl kandırdın?”
Tavşan dedi ki: “Benim bu başarım, Allah’ın yardımı ile oldu. Yoksa bir tavşan kim oluyor ki, böyle bir iş yapabilsin?”
Aslan ile Av Hayvanları
Hz. Mevlana bu hikayede bir vadide avlanarak yaşayan aslan ve av hayvanlarının aralarında geçen konuşmalarını, etkili mesajlarıyla harmanlayarak okuyucuya sunuyor.
Bir vadide sürekli pusuyla kendilerini tuzağa düşüren aslanla, av hayvanları anlaşma yaparlar. Buna göre hergün bir hayvan kendini feda edecek ve aslana yem olacaktır.
Aslan avlanmaya çıkmayacak ve diğer hayvanlar bu beladan kurtulacaklardır.
Aslana gitme sırası tavşana gelince gitmek istemiyor. Ve aslanı hileyle yenebileceğini söylüyor, şüphe etselerde, beladan kurtuluruz diye mühlet veriyorlar.
Sonunda tavşan aslanı kuyuya mahkum ediyor ve herkes bayram yapıyor.
