Hikaye Örnekleri

Sakarya Balıkçısı-Sait Faik Abasıyanık

SAKARYA BALIKÇISI

Harap bir kulübenin önünde durmuştuk. Hüseyin Ağa:

– Sen ne balığı bilirsin, bilsen bilsen uskumru, lüfer balığı bilirsin. Sana bu akşam yedireceğim kılçıklı balığın İstanbul’ da olsan, lokmasını yemezsin. Ama köylük yerde bu balığın tadına doyum olmaz. Parmaklarını da beraber yedireceğim sana. Şu kulübenin hikayesini de o zaman anlatırım.

Hüseyin Ağa’nın bu sözünden sonra akşamı dar ettim. Akşamüstü güzel tereyağında kızarmış, içi az bir şey pembe, denizin hanos balığına benzer bir balık yediğimi hatırlıyorum. Hüseyin Ağa, “Bunların adına Hösgün derler oğul” demişti.

Daha sonra, Sakarya’ dan her biri ellişer, yüzer kilo gelen, hatta daha ağırlarını kasaba çarşılarında satılırken gördüm, tatmadım. Ama bu Sakarya balıklarının etinin lezzetinden ziyade, isimleri hoşuma giderdi.

Oklama, Cılpık, Hösgün … Sakarya balıkları, isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir. Bu balıkların ince, gözle zor fark edilen kılçıkları vardır. İyi çiğnenirse mesele yok. Yutsan da ehemmiyeti yoktur a! Köylüler bu kılçığı hiç çıkarmadan yerler. O zaman da balık pek lezzetlidir. Galiba balıkların lezzetleri de bu kılçıklarında gizlidir. İnsana öyle gelir. Biz kasabalılarsa, çiğner durur, başparmağımızla şahadet parmağımızı dudaklarımıza doğru götürür, bir şeffaf, ince teli almaya çalışırız. Böyle olunca da balığın lezzeti kaybolur.

Kasabanın soğan pazarına her çarşamba günü kurulan pazara küçücük dere balıklarıyla beraber Sakarya’ da tutulmuşseksen kara okkalık, ağızları kocaman, gözleri büyük, bıyıkları beyaz, derileri alaca, yarı ejderha, yarı insan, yarı yılan balıklar da gelir ki, kocaman baltatarla kesilip satılır. Bütün fakirler mahallesi, erkeklerinin akşam ezanı vakti kınnaplara dizdirerek parmaklarıyla tutup sallana sallana mahalleleri boyladıklarını gördüğünüz zaman, Sakarya’da bol balık tutulmuş olur. İstanbul’da barbunya balığının on dört lira olduğu vakitlerde, bu balıkların kara okkası beş kuruştur. Mahalleler misk gibi balık kokar. İnsan biraz İstanbul’u görmüş olursa, Anadolu’nun bu buzağı ve tezek kokan yerlerinde, bir Kumkapı meyhanesinden çıkmış gibi mesut, yarı sersem dolaşabilir. Etrafında küçük Rum kızları arar.

Çil sarı Boşnak kızlarının takunya şıkırdattığı, seslerin bir havan eliyle bir tahta kaşık şıkırtısı arasına sıkıştığı bu kasaba sokaklarında ben ne zaman kara okkası çeyreğe bir balık kokusu duysam Hüseyin Ağa’nın Sakarya balıkçısı hikayesini hatırlarım.

– Sakarya kenarı köylüleri balıkçı değildir. Kasabadan bıçkın, esrarkeş, serseri tayfası hava almak için çıkar, balık tutar, getirir, kasabaya satarlar. Bunların da sanatı balıkçılık değildir. Zamanına göre mal satar esnaftır onlar da! Yazın kavun, karpuz, portakal zamanı portakal, patlıcan zamanı patlıcan, badem gibi hıyar, sakız gibi kabak satarlar. Böyle arada bir akıllarına estikçe de Sakarya’ dan balık tutmaya giderler. Her çarşamba, pazar yerinde Sakarya balığı bulunmaz. Irmak balıkları, sepetle tutulan balıklarsa, zor bulunur. Fakat günün birinde nereden geldiği meçhul bir balıkçı gelip Karapürçek’e yerleşmişti. Odun yardı, tarlada çalıştı, nalbanda yardım etti. Bir gün de köylüler baktı ki Hüseyin Ağa’nın tarlası kenarına bir kulübe yapılmış, içinde de Muharrem yatar. Muharrem, bu muhacirin ismi idi.

Kalın kalın tüylü bıyıkları vardı. Danaların kafasını büken demir gibi kolları vardı. Ama hiç haşarı bir adam değildi. Otuz, otuz beş yaşlarında gözüküyordu. Kendisine bazen çatan olursa:

– Eee, derdi. Her horoz kendi çöplüğünde öter. Siz isterseniz beni kovarsınız, döversiniz, söversiniz. Biz Allahın garip kuluyuz. Biz size bir şey edemeyiz, der, aşağıdan alırdı.

Kulübe yapıldıktan sonra, Muharrem artık ıvır zıvır işlere pek bakmamaya başladı. Küçük bir sandal yapmış kulübenin önüne bir de iskele kurmuştu. İki tarlanın arasına girmiş. Sakarya’nın üstüne üç metrelik bir de köprü kurmuştu. Asıl bu köprü görülecek şeydi. Muharrem’deki bütün esrar, zevk, güzellik, yalnızlık, sevgi telakkileri bu köprünün çerden çöpten parmaklığında idi. O köprüyü, size nasıl çizsem bilmem. Evvela bir eğri, sonra bu eğrinin üstünde kaymamak için basamaklar; bir asma köprü taklidi. Sonra asıl mesele parmaklıkta idi.

Kuru ağaç dallarıyla bunu belki de bir saat içinde bir örgü gibi örmüştü. Ama bakan, uzun uzun, dikkatle, zevkle çalışılmış yapılmış sanırdı. Muharrem bunu çabucak yapmıştı. Muharrem’in gözünde köprüler bina etmek, güzel şeyler yapmak, balık tutmak, yaşamak, yalnız kendi elleriyle kendi düşünceleri, fantezileriyle bir dünya bina etmek arzusu, bu köprüden okunmaktaydı.

Hüseyin Ağa:

– Aha Muharrem, demişti. Ülen bu köprü ne hoş şey! Kulüben de güzel a! Hele hele şuraya da iskelecik mi yaptın? Bu ip ne be Muharrem?

Muharrem, ipi ağır ağır çeker, bir kasnağın yavaş yavaş yükseldiği görülürdü; içinden birtakım işkembelerin arasında, bizim karİdeslerden on on beş defa daha büyük kıskaçlı hayvancıklar çıkardı.

– Ülen bu yengeçleri ne yapacan, Muharrem?

Muharrem:

– Satacağım ağa, derdi. Satamazsam ben yerim. Ama müşterisi var. Her gün götürürüm. Hani kasabadaki fabrika yok mu? Orada çalışan gavurlar … Bunlara bayılır onlar. Bunun eti de dana etinden lezzetlidir çavuş.

 – Sus Muharrem sus! O pis hayvanlar yenmez.

– Hele bir rakı mezesi olur, çavuş!

– Deme, ülen!

Hüseyin Ağa, bir cuma günü Muharrem’le beraber, tatlı su ıstakozundan başka bir şey olmayan bu hayvanlarla bir binlik rakı içip de Muharrem’in kulübesinde sızdığı günden beri, her cuma adetidir, küçük bir şişe alır, Muharrem’ e damlar.

– Aha, millet cuma namazı kılarken bari şu hayvancıkları haşlamayalım. Hele bir yol bekle, derdi Muharrem’ e.

Muharrem beklerdi.

Muharrem, artık yalnız balıkçılıkla geçiniyordu. Kış kıyamette onun sandalı akıntıya kapılsa bile, aldırış etmez, bütün gün ağ örer, köy çocuklarını toplar, ağları kaldırmaya gider. Bir seksen okkalık yapışmışsa bütün köy, çocuk avazesinden çığlık çığlık inler. Kasabaya araba koşulur, balık götürülür, iki kuruştan satılıp yüz altmış kuruş alınır. Seksen kuruş çocuklara pay dağıtılırdı.

Köy, balık tutulduğu gün adeta bayram eder. Bazı da çocuk anaları Muharrem’ e “Yaban domuzu,” derlerdi. “Çocuklarımızı balıkçı edecek!”

Muharrem bu işi becerecekti. Sakarya kenarında onun balıkçı kulübesine benzer kulübeler dizilecekti, onun köprülerine benzer köprüler yapılacaktı. Birtakım diri diri balıkçı çocukları peydahlanacaktı. Ama felek kar etmedi. Muharrem ortadan kayboldu.

O kış, Hüseyin Ağa, romatizmadan yatmış, kımıldayamamıştı. Yüzü sapsarı, ölü gibi idi. “Eh, artık!” demişti, “Günümüz geldi galiba.”

Muharrem, çulu epey düzmüş vaziyette idi. Hatta öyle ki Hüseyin Ağa’nın, kenarına kulübesini yaptığı tarlasından bir miktarını satın bile aldı. Parasını da pahalı pahalı ödedi. Gelgelelim, Muharrem birdenbire ortadan kayboldu. Bir ay gözükmedi. Kapısı, bacası kapalı idi. Ne oldu herife? dediler. Köylü kısmı sonra Muharrem’i pek sevmez olmuştu. O da çocukları balıkçılığa alıştırıyor diye.

Bir ay geçmedi. Muharrem domuz gibi bir karı ile çıkageldi. Karı ile hep Romanca konuşuyorlardı. Ne lisandır bilmeyiz ki! Ne derler, ne ederler. Ama biz köylü kısmı, başka dil konuşanları dinlemeyi pek de severiz. Onlar konuşurlarken dinlerdik. Şu lafın Türkçesinin bu demek olduğunu öğrenince, şaşar kalırdık Balıkçılıkla iki kişi köylük yerde geçinmesine geçinir ama, pek de iyi geçinmez oğul. Her gün balık çıkmıyor ki. Çıksa da para etmiyor. Okkasını bir kuruşa sattığı olurdu Muharrem’in … Yirmi beş kuruş araba kirası verirdi. Yirmi beş kuruş-köy çocuklarını anaları kendisiyle salmadığı için- Öküz Recep’ e verirdi. Kendine de ya otuz, ya kırk kuruş kalırdı. Sonraları o pavlikadaki Avrupalılar almaz mı oldu, yoksa kavga mı etti, ne oldu, bir fukaralığa düştüler: Ellerine on para ver. Eline geçen birkaç kuruşu ise karıya verir oldu. Zavallı Muharrem’in sesi çıkmazdı.

Hüseyin Ağa, ayağa kalktığım zaman, dedi, bahar gelmek üzere idi. Şöyle bir tarlada uzandım. Baktım Muharrem’in bacası tüter. Sevindim, kulübeye girdim. Bir balıkçı çorbası pişirmişler. Bir peynirli mamaliga sobanın üstünde sapsarı. Bir binlik şarap açmışlar. Karşı köyden Ali Ağa’nın mirasyedi oğlu, Muharrem’in karısı, Muharrem, oturmuşlar, tütsülerler kafayı!

Muharrem:

– Kal Hüseyin Ağa kal! dedi.

– Yoook kalmam ben Muharrem, dedim.

Kulağına da:

– Ben bu herifi beğenmiyorum, dedim. Pek yarenlik etmezsen iyi edersin.

– Ne yaparsın Hüseyin Ağa, dedi. İyi delikanlıya benziyor, hovarda çocuk.

– Hovardalığına hovardadır, dedim. Ama, yine sen bilirsin. İçime bir fenalık gelmedi ama, doğru bulmadım.

Köy, bir hafta sonra karmakarışık oldu. Köyün namusunu ayak altına aldı, diye sopalarla üzerine yürüdüler zavallının. Seslenmedi. Karısı kaçmıştı. Haftasına kasabada, Saliha yengenin evine düşmüştü. Muharrem gözümün önünde sandalına bindi. Sakarya’nın gittiği istikamete doğru küreklere asıldı. Arkasından taşlar yağdı.

SAİT FAİK ABASIYANIK

Varlık, (320), Mart 1 947

Yazdır

Yazar hakkında

admin

Yorum yap