Dokümanlar

Aşk Dalgası (Ömer Seyfettin)

Vapur dopdoluydu. Son düdük öttü. İki yandaki çarklar, dar kafeslerinde birden uyanan alışkın ve müthiş deniz aygırları gibi, hiddetli bir gürültü çıkararak, kımıldandı. Bütün vapur hafifçe sarsıldı. Hava gayet güzeldi. Kadıköy’e gidiyorduk. Sonu leylak renkli sisler içinde eriyen Marmara’nın kubbeli, ince minareli, uzun ve uyumuş ufuklarında, büyük ve beyaz kenarlı bulutlar, parçalanmış köpük dağları halinde yavaş yavaş büyüyor, dağılıyor, toplanıyor, derin çukurlarında, yüksek tepelerinde morluklar, koyu mavilikler birikiyordu. Haziranın yakıcı güneşi, vapurun, dumanlardan ve yağmurdan esmerlenmiş tentelerine düşüyor, bazı duran ve yine birden esmeye başlayan kararsız rüzgârı sanki ılıklaştırıyor, sanki ona sarhoşluk verici, hareket ettiren şuh ve fettan bir şey katıyordu.
Uzak ve bilinmez masal adalarından gelmişe benzeyen süt gibi beyaz martılar etrafımızda uçuşuyorlar, çıkardıkları tatlı ve derin sesleriyle şehirde kalmış, kalabalıktan, uğraşmalardan, hırslardan, kederlerden bunalmış zavallı insanları kendi vatanlarına, gerçekten pek uzak, tenha, sakin yerlere biraz aşk ve şiir tatmak için çağırıyorlardı. Lacivert dalgalar içinde bir masal, bir efsane köşkünü andıran Kızkulesi hayalime dokunuyor, ruhumu, hissimi beyaz ve aydınlık dualarıyla uyutarak aklımdan bütün çevremin, semtimin yankılarını siliyordu. Artık vapurda olduğumu unutuyordum. Ömrümde her gün birkaç şiir okuyan ve düşünen bir adamın, o tuhaf ve hastalıklı hali etrafımı bozuyor, Üsküdar ve Selimiye yakalarındaki evleri, kubbeleri, minareleri, selvileri, hatta koca Tıp Fakültesini ve koca kışlaları silerek hiç görmüyor; onların yerine, alanlarından gümüş ve elmas şelaleler akan, serin gölgelerinde çıplak ve pembe çiftler öpüşen, balta girmemiş çam ve kayın ormanları yapıyordum.
Gerçekte olmayan, yalnız kendi hayalimde yarattığım bu manzaraya, bu yüce ve büyük manzaraya bakarak, “ah, aşk yeri… ah, işte aşk yeri…” diyordum. Martıların, “Geliniz, uzaklara, şu leylak renkli sislerin öbür tarafına… Orada sizi beyaz çiçekler, ezeli ve yeşil baharlar içinde bekleyen kızlar var, geliniz haydi oraya…” diyen ve pek derinlerden acele acele inleyerek gelen seslerini işittikçe, hayalim bütün bütüne dumanlanıyor, adeta başım dönüyor. Artık pek aşağılarda kalan Kızkulesi’nin üstünde şeffaf kanatlı binlerce perinin uçuştuklarını ve gidilse elle tutulabileceklerini açıkça görüyordum. Ansızın omzuma bir el dokundu. Döndüm.
“Yahu, nedir bu hal, bu dalgınlık ne?”
“Hiç… “
“Beni tanıyamadın mı?”
“Şey…’
“Uyan yahu. Ver elini bakayım.”
Sıcak ve kuvvetli bir elin, benim haberim olmadan kendi kendine uzanmış olan soğuk elimi sıktığını duydum ve uyanmaya başladım. Fakat hâlâ mahmurluktan kurtulamıyordum.
“Sen ha…”
“Ben ya!..”
Bu, en sevdiğim okul arkadaşlarımdan biriydi. On iki senedir görüşmemiştik. On iki sene… Aman Yarabbim! Dün gibi… Hayat gerçekten en uzun olaylarıyla çabuk biten bir sinema şeridinden başka bir şey değil! Okulda herkesi güldüren, herkesle alay eden, herkese isim takan, şen ve sevimli arkadaşım çok değişmişti. Kırmızı dudaklarının üstünde sert ve kumral bıyıklar çıkmış, şakaklarındaki saçları tek tük ağarmış ve biraz şişmanlamıştı. Fakat gözleri… Ne olduğunu bilmediğimiz gerçeği bilinen “birinci sebep”in insan zekâsına sonsuz bir şekilde kapalı kalacak karanlıkları içinde sönen ruhumuzun sanki en çok bulunduğu bu küçük ve parlak organlar… Onlar hiç de değişmemişti. On iki sene evvel içlerinde gülen mavi neşe hâlâ yaşıyordu. Bilmem niçin, uzaklaştıkça muhabbetimiz artan, geçmişten bir yüze rastlamak beni mutlu etti. Seviniyordum. Ve bütün kuvvetimle ellerimdeki sıcak eli sıkıyordum. Vapurun üst katında idi. Kanapelerde boş yer yoktu. Vapur, önünden geçen mavnalara sık sık düdük çalıyordu. Herkes şüphesiz bir sıkıntı içinde gibiydi. Ortada hiç kadın görünmüyordu. İhtiyarlar uyuklayarak gazetelerini okuyorlar ve yanındakilere kısaca bir şey söylüyorlar. Şişmanlar sigaralarını içerek çarkların gürültüsünü dikkatle dinliyorlar, son moda giyimli şık gençler, tek gözlüklerini düşürmemek için dimdik duruyorlar ve dizlerinin buruşmaması için yukarı çektikleri ütülü pantolonlarından renkli acurlu çoraplarını gösteriyorlardı. Ama hepsi ihtiyarlamış, yorulmuş, bunamış sanılıyordu. Tüysüz ve tıraşlı yüzlerini, karınları ağrıyor gibi, ekşitiyorlar; rüzgârdan, kaşlarını ve dudaklarını buruşturuyorlardı.
Biz, beyaz boyalı parmaklıklara dayanıyorduk. Arkadaşım. “Bir derdin mi var?” dedi.
“Buraya çıkınca seni gördüm. O kadâr dalgındın ki, yanına sokulduğumu duymadın. Ne var kuzum?”
“Hiç, hiç… Dalga geçiyordum.” “Ne dalgası?”
Gülerek cevap verdim: “Aşk dalgası.”
“Daha bekâr mısın?”
“Bekârım.” Arkadaşımın mavi gözlerindeki eski neşe birden soldu. Üçüncü derecede veremden yatağa düşmüş bir zavallıya teselli ve cesaret vermek zahmetine girilmeden nasıl mahzun ve çaresiz bakılırsa bir an bana öyle, acır gibi baktı. Sonra parmaklığa dayadığı elini çekti. Ve cebine soktu. Biraz döndü. Ve ciddileşen gözlerini, gözlerime dikti:
“Hâlâ bekârsın ve aşk dalgası geçiyorsun ha” dedi; “Öyle ise azizim, sakın darılma, sen bir serserisin.,. Okuldan çıktık çıkalı görüşmedik. Sormadan, istersen başımdan geçenleri sana söyleyeyim. Hâlâ aşk dalgası geçmene bakılırsa hayatı anlamamış, açık ve bariz gerçeğin farkına varmamışsın. Ve mademki, gerçeğe bu kadar yabancı kalmışsın, mutlu değilsin ve ölünceye kadar mutlu olamayacaksın.”
“Hangi gerçek?” diye gülümsedim.
“Hangi gerçek mi, dedin? Sosyal gerçek… Eğer sen bu gerçeği sezebilseydin asla aşkla uğraşmayacaktın.”
Anlamıyor ve hep gülümseyerek:
“Ama niçin?..” gibi yüzüne bakıyordum. O devam etti:
“Her yerde başlı başına bir çevre, bir sosyal vicdan vardır ki, bütün fenlerin, mantıkların, ilimlerin, felsefelerin karşıtı olarak, en mutlak ve zalim bir tarzda, hükmünü sürer. İşte bizim semtimizde, Türklerin semtinde de aşk şiddetle yasaktır. Bir cehennem makinesi, bir bomba, bir kutu dinamit kadar yasak… Bir Türk on dört yaşına girdi mi annesinden, ablasından, kız kardeşinden ve nihayet teyzesinden ve halasından başka bir kadının yüzünü göremez… O halde kimi sevecek? Hiç. Bu çevrenin, bu sosyal vicdanın kuvvetini, dehşetini sana nasıl anlatayım? Adını unuttum, bilmem hangi filozof; Allah’ın insanlar üzerindeki etkisinden, insanlarla ilişkisinden, ahlakından bahsederken. “O, sosyal çevreden başka bir şey değildir…” diyor. Ben bu sözü biraz doğru buluyorum. Eski kutsal kitaplar ile bugünkü yeni dünyayı çeviren Allah her yerde, her devirde dinsizleri, kendisine karşı gelenleri başka sebepler ve başka tarzlarla eziyor. Eskiden Galile’yi yakan kuvvet, bugün Galile’nin o büyük korkunç suçunu ders diye okuyan milyonlarca okul çocuklarına aldırmıyor. İspanya’da, Ferer’in kafasını delen kurşunlar, Fransa’da patlayabilse ihtimal orada ihtiyar ve bunak kadınlardan ve papazlardan başka kimse kalmaz… İşte bu filozof da Allah’ımızın, ezeli kanunu işletmek için, hep semti, hep semtin sosyal vicdanını kullandığını görerek o hükmü veriyor. Bu eski karşı konulmaz kanun, her yere, her kıtaya, her memlekete değil, hatta her şehre, her köye göre değişiyor. Buradaki iyilik, orada cinayet; oradaki yararlık, burada fenalık sayılıyor; kutsal kitapların bütün doğa, organ değişim kanunlarına inat olarak hiç değişmemesi gereken emirlerine bile her yerde başka türlü boyun eğiliyor; esasları bir olan Hıristiyanlık, Avrupa’da başka, Amerika’da başka, Afrika’da başka… İslamlık da böyle! Hindistan’da başka, Liverpool’da başka. Buhara`da başka, Türkiye’de başka… Arabistan’a ve Acemistan`a git, oralarda bütün bütüne başka… İşte Allah’ımızın Türkiye’deki eski ve karşı gelinmez kanunu, yani sosyal vicdan, aşkı bütün kuvvetiyle bize yasak ediyor. Türkiye’de kimse sevişemiyor. Ve kimse şimdiden sonra sevişemeyecek… Çünkü sevmek için önce görmek lazım. Oysa genç bir kızla yuva yapmak ölünceye kadar mutlu yaşamak için konuşmak, anlaşmak, sevişmek değil; hatta bir kerecik olsun yüzünü görmek olanaksız… Bu şiddetli yasağa karşı duranlar, iş devresine girmiş anarşistlerin, nihilistlerin, yahut eski zamandaki dinsizlerin sonuna uğrarlar. Sosyal ve acıklı bir ölümle sönüp giderler. Lakin kurnazları, yasak olan aşkın usta kaçakçıları, hırsızlıklarından tıpkı, ihtiyar ve cesur bir tütün kaçakçısı, Yunanlı bir yankesicisi gibi, bıkmazlar. Hep yürek çarpıntısı içinde yaşarlar. Gece tenha yollarda, karanlık bahçelerin şüpheli köşelerinde rüzgâr, soğuk ve rutubet altında saatlerce beklerler ve nihayet korku ile karışık iki anlamsız kelime, tadı asla duyulmayan, acele ve çabuk bir öpme… Hepsi bu! Eski edebiyata Acemistan’dan, yeni edebiyata Fransa’dan gelen aşk masalları, şiirler ve hikâyeler şifa bulmaz bir frengi gibi bu kaçakçıların bütün varlığına geçmiştir. Onlar daima, bir macera ararlar. Kadınların görülmesi pek açık ve belli bir tarzda, dehşetle yasak olan bir semte, zıt ve yabancı çevrelerin âdetlerini, mesela sevişmek hülyasını sokmak isterler. Kendilerini yabancı ve uzak memleketlerde geçen hayali romanların kahramanları yerine koyarlar. Tabii edebiyat dergilerindeki birçok şiirleri okuyorsun. Konu: Gece ve kadın… Oysa Türkiye’de ikisi de yoktur. Türk semtinde gece alaturka saat birden sonra bütün perdeler iner, sokaklar tenhalaşır. Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine girer. Gazinolar, balolar, tiyatrolar ve ilah… yani Beyoğlu tarafı asla Türk değildir. Orada yabancılar kendi semtlerini, kendi âdetlerini yaşarlar. Kadınlarıyla kol kola genel bahçelerde, lokantalarda gezerler, konuşurlar, eğlenirler, gülüşürler. Aralarına, bilinen anlamıyla bir sıçan deliği bulamayan Türkler de karışırlar. Masaların başında pineklerler. Yabancıların kadınlarına, yabancı güzelliklere, yabancı göğüslere hasretle bakarlar. Uzatmayalım, Türklerin gecesi yoktur. Sonra yine bu yeni şiirlerde boyuna göller anlatılır; hangi göller!.. İstanbul’da Terkos’tan başka göl hatırlamıyorum. Oraya da, eminim, şairlerin hiçbirisi gitmemiştir. Özellikle Terkos’un civarında gece barınacak yer yoktur. Yüzlerce mısralarla, uzun manzumelerle anlatılan sevişmeler, sevgililer de yalan… Şairin bir sevgilisi var. Fakat nerede! Şair sevgilisiyle konuşuyor, öpüşüyor. Fakat nerede! Ah, ancak hayalinde. Gerçekte sevişmek ve genç bir kızla üç dört dakika konuşabilmek ve bugünkü Türk semtinde, balıklârın sudan çıkarak havada uçuşmaları ve bostanlardaki ince kavakların dallarında tünemeleri kadar imkânsızdır. İstanbul ve civarında, değil bir genç Türk kızıyla, geceleyin kol kola gezmek, bülbülleri dinleyerek aşk kelimeleri söyleşmek… hatta gündüz biraz taze görünen annemizle bir arabaya binmek ne kadar tehlikelidir, düşün… Piknik yerlerinde, ah bu zavallı, feci ve gülünç yerlerde de aşk mümkün değildir. Kadınlarla erkekler asla birbirlerine yaklaşamazlar. Aralarında mutlaka birkaç yüz adım bulunur, birkaç yüz adımdan başka da birkaç düzine polis, semtin sosyal vicdanına ve bilinen yedi başlı tutucu ve cehalet devinin arzusunu yerine getirmek için sanki bu polislerin, milletvekilsiz ve meclissiz ulu bir kral kadar yetkileri vardır. Kız kardeşinize sokakta bir laf söylediğinizi görmesinler, rezalet hazırdır. Hemen karakola… Kim olduğunuzu ve konuştuğunuzun kardeşiniz, yahut anneniz olduğunu ispat edinceye kadar birkaç kilometre dayak yemezseniz, yine şansınız varmış demek: Semtimizin dininden, geleneklerinden, âdetlerinden, büyüklerinden, ihtiyarlarından, hükümetin zabıtasından fazla bu aşk yasağını isteyen kimlerdir, biliyor musun? Kadınlar, Türk kadınları… Bunlar aşkın ve güzelliğin en korkunç düşmanlarıdır! Dışarıda kendi milletinden hiçbir kadın yüzü görmeyen erkeklerine, evlerinde de bir bakacak yüz göstermezler. Dışarıdaki bekçilerin en dehşetlisi evdedir. Mesela hizmetçi alacaklar, değil mi? En çirkinini bulurlar. Çiçek bozuğu, büyük ağızlı, kalın dudaklı, çarpık dişli, eğri burunlu berbat bir şey… Her gün karşınızda gezen, yemeklerinizi getiren bu kızı daha fazla çirkinleştirmek için özel bir yetenekleri, bir dehaları vardır. Kuvvetli ve fırlak kalçaları görünmesin diye gayet bol elbise giydirirler. ‘Etrafa dökülüyor’ bahanesiyle saçlarını sımsıkı bir yemeni ile bağlatırlar. Zavallıyı halis bir orangutana çevirirler. ‘Beyin hiç yüzüne bakmayacaksın, yanında laf etmeyeceksin, bir şey sorarsa cevap vermeyeceksin… ‘ tembihlerini vermekte gecikmezler. Bir hizmetçinin aleyhinde bulunurken, ‘Çalışkan, temiz, atik kız, ama ağzı burnu yerinde’ derler. Ağzı burnu yerinde olmak onlar için en affedilemez bir cinayettir. Genç kızlarla görüşmek ve sevişmek asla mümkün olmadığından “evlenmek” meselesi de onların elinde bir madendir. İstedikleri gibi işletirler. En birinci emelleri oğullarına, yahut kardeşlerine çirkin bir kız almaktır. Tanımadıkları evlere görücü giderler. Ve erkeklerin birçoğu daha hâlâ bilmezler ki, bu görücü hanımlar güzelden ziyade bir çirkin ararlar. Ve mutlaka da bulurlar. Güzel bir kız alırlarsa kardeşlerinin yahut oğullarının onu seveceğini, onun lafını dinleyeceğini ve sonra kendi pabuçlarının dama atılacağını düşünmek onları çıldırtır. Güzellikten dehşetle ürkerler. Bunun için İstanbul’da koca bulamayan, evde kalan kızların yüzde doksanı en güzeller, en cazibeliler, en sevimlileridir.

Bu zavallı güzel Türk kızlarını görücü hanımlar beğenmez. ‘A, kardeş, çok güzel ama şeytan gibi çok bilmiş… Biz oğlumuza ecinni değil, kız almak isteriz’ derler. Kimine alafranga, kimine sıska, kimine şirret gibi kusurlar bulurlar. İstedikleri tombul beyazca, sessiz, mıymıntı, budala, cahil, ıslanmış tavuğa benzeyen kızlardır. Böyle bir kıza rasgeldiler mi, ‘Ah, işte bir melek!’ diye haykırırlar ve başlarlar oğullarına, kardeşlerine abartarak anlatmaya… Zavallı erkek talihin kendine bir peri gönderdiğine inanır ve zifaf gecesi kalın duvağı kaldırınca karşısında ‘Adınız ne efendim?’ sorusuna cevap veremeyen şaşkın, temiz, beyaz ve biçimsiz bir et yığınından başka bir şey göremez. Erkeklerini, hiçbir fırsat kaçırmayarak, güzel görmekten, aşktan, sevişmekten mahrum bırakan bu kadınlar, aynı zulmü kendi cinslerine de yaparlar. Tanıdıkları bir kadının başından kazara bir macera geçer, mesela bir ‘mektubu’ yakalanır, yahut da kocasından boşanıp diğer birine varırsa hepsi birden ona darılırlar ve dehşetle afaroz ederler. Aradan uzun seneler geçer, o kadını sokakta gördüler mi; yollarını değiştirirler, bazıları yüzüne tükürmeye kalkar, en insaflıları biraz acır, ‘Ah, zavallı kötü oldu, alnının yazısı imiş’ der. Semtimizde, ‘Bir kadının en birinci görevi güzel olmaktır’ sözünün nasıl tehlikeli bir yalan olduğunu pek iyi bilen anneler, kızlarını, ellerinden geldiği kadar güzellikten, şuhluktan, süsten, serbestlikten alıkoyarlar. Bu annelerin sokağa çıkarken kızlarının kulaklarına fısıldadıkları öğüdün değişmez modeli budur: ‘Kızım! Peçeni indir. Ellerini çarşafın içine sok. Başını öyle yukarı kaldırma, aşifte diyecekler. Önüne bak. Fransız karıları gibi zıp zıp yürüme. Yavaş, yavaş. Göğsünü ileri çıkarma, arkamıza takılacaklar. Sana azgın diyecekler. Adın çıkacak. Evde kalacaksın, vs. vs…’ Sonra, tanışan, görüşen her aile, sanki birbirlerinin doğal müfettişleridir. Sakın bir aile içinde küçük bir aşk macerası geçmesin. Rezalet, dedikodu birden göklere çıkar, kahramanlarını tefe korlar. Oğullarının ve kızlarının gizlice görüşmelerine, mektuplaşmalarına aldırmayan; göz yuman annelere bütün tanıdıkları, yine birden darılır; ‘Ah, ayol kadın bu yaştan sonra boynuz dikiyor…’ diye ondan iğrenirler.
Bazı yeni romanlarda gösterilen, Türkiye’deki bilinen kibar dünyasına gelince… Bu dünya, bütün bütün bir hayal ürünüdür. Türklerin arasında eskiden de, şimdi de ayrıcalıklı bir sınıf yoktur. Olay büyücek memurların, eski devirden kalma paşaların ve bir parça zengin olanların aileleri, yapay bir kibar dünyası yapmaya çalışırlar ve esaslarını feda ederek sözde Batılılaşırlar, Frenkleşirler. Fakat netice? Bütün semt onlara düşman olur. Bir mahallede böyle, kadınları, nikah düşen akrabalarına görünen bir aile oldu mu, evvela, ‘Kötüler!..’ lakabı takılır, sonra boykotaj başlar. Böyle kozmopolit ailelerin etraflarında yükselen nefret ve tecavüz sesleriyle bütün mutlulukları söner. Yerlerini, yurtlarını terk etmeye, kırlara, uzak ve tenha köşklere, ücra yalılara çekilmeye mecbur kalırlar. Evet, yeni şiirlerdeki göller, geceler, aşklar gibi, yeni romanlardaki o nikâh düşen akrabalarına, erkeklerinin arkadaşlarına çıkan kadınların vücudu yalandır. Uydurmadır. Bu romanlar Batı romanlarının gölgelerinden, tekrarlarından, tercümelerinden taklitlerinden başka bir şey değildir. İstanbul’da kadınları, yabancı ve nikâh düşen erkeklere gözükür bir Türk ailesi bana gösterilsin, beş senelik kazancımı vermeye şimdi hazırım. Bu romanlarda anlatılan Avrupalılaşmış aileler, meşhur sanatkârlarımızdan Kel Hasan’ın ve Abdi’nin özel ve yazarı bilinmez piyesleri kadar hakiki Türklüğe aykırıdır. O tiyatrolarda uşağın, hanımların yanına zırt zırt çıkması, ‘Oh kaymak’ diye süt ninelerin göğüslerini sıkması gerçekte Türk aileleri arasında nasıl imkânsızsa ve bu rezaletler nasıl son derece uydurma şeylerse, yeni romanlardaki yabancı erkeklerin ellerini sıkan, kocalarının yanında açık saçık, örtüsüz ve çarşafsız, hatta bazen dekolte, yabancı erkeklerle konuşan kadınlar da öyle kaba, münasebetsiz, gerçeğe taban tabana zıt, soğuk ve sahte hayallerdir.
Uzatmayalım, şimdi bana cevap ver. Böyle diniyle, gelenekleriyle, âdetleriyle, kanunlarıyla, hükümetleriyle, zabıtasıyla, aile kurumuyla, hatta kadınlarıyla aşkı yasak eden, nikâh düşen erkek ve kadını asla birbirine göstermeyen bir semtte aşk aramak, sevişmek inadı serserilik değil de nedir? Böyle bir çevrenin sosyal vicdanına karşı gelmek, en kuvvetli ve muazzam hükümetlere karşı anarşistlik etmekten daha delilik, daha çılgınlık değil midir? Çok akıllı sandığım senin de hâlâ bu imkânsız hayal ile uğraştığını gördüğüm için çok canım sıkıldı. Ah zavallı dostum, sen şimdiye kadar piyangoyu çekmeli, kısmetine düşen et yığıntısına, et tarlasına razı olmalı, orduya askercikler yetiştirmeliydin… Ve ancak böyle mutlu olabilirdin. Halbuki sen hâlâ aşk dalgası geçiyor, sonu bulunmaz bir ümitsizlik çölüne, içi lav dolu bir cehennem uçurumuna, arkasında ateş fışkıran yanardağlar saklı uzak, aldatıcı, suni bir seraba koşuyorsun. Bilsen sana ne kadar acıdım…”
Vapur Kadıköy’e gelmişti. Arkadaşımı dinlerken, ökçelerimin üzerinde kalmış, hafifçe parmaklığa oturmuştum. Doğruldum. Sağ ayağım fena halde uyuşmuştu. Yere basamıyordum. “Biraz dur kuzum” dedim, “ayağım uyuşmuş. En sonra çıkarız.” Gülüyor, “Ayağın değil, galiba beynin uyuştu” diyordu. Vapur iskele tarafına eğilmişti. Üstten ve alttan adamlar çıkıyordu. Güneş kalın bulutlar altında kaybolmuş, hava esmer bir demir rengi bağlamış, ağlamaya hazırlanan, içi yaş dolu dargın ve soluk bir göz gibi suskunlaşmıştı. Çıkanlara bakıyordum. Yarım saat evvelki tatlı dalgamı korkunç bir fırtınaya çeviren arkadaşımın söylediklerini, fertlerini ikiye ayıran, aşktan ve sevişmekten mahrum bırakan, annelerini, karılarını, kızlarını hapsederek asırlarca daldığı rüyasız ve granit uykusundan asla uyanmayan bir kavmin, bir toplumun sonu ne olabileceğini düşünüyor; dar tahtalar üzerinde korkak bir dikkatle hızlı hızlı geçenlerin sessiz sedasız çıkışlarını, ürkek bir hayvan sürüsünün acele kaçışına benzetiyordum. Bunların içinde hiç dişi yoktu. Çoluk çocuk, ihtiyar, genç, zengin, fakir, hepsi erkekti. Elimle dizimi oğuşturarak,
“Vapurda hiç kadın yokmuş” dedim. Arkadaşım yine güldü ve cevap verdi:
“Sabırlı ol… Onların erkeklerle karışmaları yasaktır. En sonra çıkarlar…”
Vapur tamamıyla boşalmıştı. Biz hâlâ davlumbazın üstünde, beyaz parmaklıkta idik. Bacağımın uyuşması geçmemişti. Arkadaşımın yanında topallayarak iskeleye doğru yürümeye başladım.

Artık şimdi kadınlar da, her tarafları örtülü koyu siyah çarşaflarının altında sanki şangırtıları işitilmemek için pamuklara sarılmış gayet ağır ve gizli esirlik ve zulüm zincirleri taşıyan lanetlenmiş, hayattan kovulmuş, hasta ve dilsiz hayaletler gibi sendeleyerek, titreyerek yavaş yavaş çıkıyorlar ve başlarını önlerine eğerek düşmemek, bir şeye dokunmamak, birbirlerine çarpmamak, yanlış bir adım atmamak için kalın ve kara peçelerinin altında bastıkları yeri görmeye çalışıyorlardı…

ÖZET-YORUM-DEĞERLENDİRME:

Ömer Seyfettin’den toplumsal bir eleştiri niteliğine sahip bir eser. Eserde Türk Kadını ve erkeğinin değişen ve geçen onca zamana rağmen aralarındaki ilişkideki bağnazlığa vurgu yapar ve gelişmiş ülkelerdeki kadın erkek ilişkileri örnek gösterilerek bir öz eleştiri yapılmaktadır.

Aşk Dalgası adlı öyküsünde yazar, Batılı ve Türk aile yapısını irdelemiş, Batılı düşünürlerin görüşlerinden de kesitler sunmuş, bekâr yaşamanın sakıncalarını, toplum yapısına uygun yaşamanın ve davranmanın önemini vurgulamıştır.

Bekar kalıp aşk hayallerine dalarak serserice yaşamının faydasızlığı konusunu işleyen öykü, toplumsal kaidelere bağlı bir hayat düzeninin ve ülke ve toplum sağlığının ön koşulu olduğu tezini öyküsünde işlemiştir.

Anlatıcı yazar, Haziran ayının sıcak ve güzel bir gününde, Kadıköy’e gitmek üzere şehir hatlarının yandan çarklı vapuruna biner. İstanbul, rüzgârıyla, martılarıyla ve bütün bir görünümüyle anlatıcı yazarı Marmara’da değil, adeta bir hayal denizinde yüzdürmektedir. Hatta anlatıcıya göre vapurun tüm yolcuları
da sessiz ve sakin mekânlara biraz aşk ve şiir tatmak için çağrılır gibidirler. Anlatıcı, sanki bir rüya içindedir ve bu duyguların etkisiyle vapurda bulunduğunu
unutur. Hakikatte olmayan, anlatıcının yalnız kendi hayalinde vücut verdiği bu levhaya, bu âli ve büyük manzaraya bakarak, “ah, aşk yeri… ah, işte aşk yeri…”
dediği bir sırada onu, daldığı bu hayal denizinden, ansızın omzuna dokunan bir el çıkarır. Bu kişi, anlatıcı yazarın en sevdiği ve on iki yıldır görüşemediği mektep arkadaşlarından biridir. Maziden bir simaya rast gelmesi onu oldukça heyecanlandırır ve sevindirir. Vapurun üst katında karşılaşan iki eski dost, kanepeler dolu olduğu için ayakta sohbet ederler. Hikâyenin bu kısmına kadar hülyalar içinde kendini romantik bir tablonun parçası olarak gören anlatıcı, arkadaşının “Uyan yahu” diyerek omuzuna dokunmasıyla sanki başka bir dünyaya uyanır. Bu “uyanma” kelimesi, bütün bir anlam genişliğini içinde taşıyan bir ifadedir ve
Ömer Seyfettin’in hikâyelerinin de ana temidir. Dolayısıyla rüyadan ve hayal âleminden “uyanan” anlatıcı yazar, vapurda birlikte seyahat ettiği kalabalığın ve
onların duygularının da farkına varır. O andan itibaren vapurdaki herkes sebepsiz bir sıkıntı içinde gibi görünür. Farkındalık bununla sınırlı kalmaz ve anlatıcı
yazar, vapurda hiç kadın görünmediğinin de farkına varır. Bu durum da onun uyanışına delalet eden başka bir boyuttur. Tam da bu noktadan itibaren hikâye
realist bir bakış açısının ortaya koyduğu belirginleşen çizgilerle kendisini gösterir. Uyuklayarak gazete okuyan ihtiyarlar, sigara içen şişmanlar, son moda kıyafetli
ve tek gözlüklü şık gençler realist tablodaki yerlerini alırlar.
İki eski arkadaş konuşmaya başlar. Arkadaşı, anlatıcı yazara çok dalgın olduğunu, bir derdinin bulunup bulunmadığını sorar. Anlatıcı, “Hiç, hiç… Dalga
geçiyordum.” diye karşılık verir. Arkadaşının “Ne dalgası?” sorusuna, “Aşk dalgası…” cevabını verir. “Bekâr mısın?” sorusuna da “Bekârım!” diyen anlatıcı,
bu cevap üzerine arkadaşının eski neşesinin birden kaybolduğunu görür. Bekâr olmasına rağmen aşk dalgası geçtiğini söyleyen anlatıcı, bu cevabı dolayısıyla
arkadaşı tarafından “serseri” olmakla; hayatın gerçeğine yabancı kalmakla suçlanır. Ona göre, aşk dalgası geçen arkadaşı mesut değildir ve ölünceye kadar da
mesut olamayacaktır. Çünkü arkadaşına göre, anlatıcı yazar “açık ve bariz hakikatin, içtimai hakikatin” farkına varmamıştır. Arkadaşı, “içtimai hakikat” ile neyi
kast ettiğini hikâyenin bu kısmından itibaren uzun uzun anlatır:
“Her yerde başlı başına bir muhit, bir içtimai vicdan vardır ki bütün fenlerin, mantıkların, ilimlerin, muâkalelerin [akıl yürütme] felsefelerin hilafına olarak, en mutlak ve zalim bir tarzda, hükmünü sürer.”
“İçtimai muhit” felsefesi etrafında ortaya konulan tespitler ve bu tespitlere bağlı olarak verilen örneklerle konuşma uzar gider ve bu arada vapur da
Kadıköy’e varır. Hikâyenin ana omurgasını oluşturan ve anlatıcı yazarın dinleyici olarak pasif kaldığı bu bölümde, neredeyse sadece eski arkadaş konuşur. Çok
sevilen ve on iki yıl sonra karşılaşılan bu eski arkadaşın hikâyede bu kadar fazla yer işgal etmesi ve hikâyenin omurgasını, ana temini oluşturacak konuşmalar
yapması sıradan bir durum değildir. Anlatıcı yazarın, arkadaşına bu kadar müsamahakâr davranmasının ve hikâyenin seyrini arkadaşına bırakmasının makul
bir sebebi vardır. Hikâyede “eski bir arkadaş” olarak okuyucuya tanıtılan kişi aslında yazarın kendisi, yani Ömer Seyfettin’dir. Bunu, hikâyede Türk cemiyeti
hakkında ortaya konulan görüş ve düşüncelerden anlamak mümkündür. Okuyucuya “arkadaş” olarak takdim edilen kişi, yani Ömer Seyfettin, hikâyenin en
can alıcı bölümünde Türk cemiyetinde “aşk”, “kadın” ve “aile” konusunda uzun uzun konuşma imkânı buluyor ve bu konuşmalarını da bir yıl önce yayımladığı
“Yeni Lisan” makalesinde ortaya koyduğu prensiplere dayandırıyor.
Vapur Kadıköy iskelesine yanaşır ve iki arkadaş inmek için harekete geçerler. Ancak anlatıcı yazarın ayağı uyuştuğu için arkadaşına biraz beklemeyi teklif
eder. Bu teklif üzerine arkadaşı gülerek, “Ayağın değil, galiba beynin uyuştu” karşılığını verir. Latife etmek maksadıyla söylenen bu cümle bile kısa bir vapur yolculuğunda, ayaküstü iki arkadaşın konuştuğu konuların önemini, ciddiyetini ve felsefî derinliğini gösterir niteliktedir.
Anlatıcı yazara göre, yolcuların vapurdan inişleri sırasındaki hava oldukça ağırlaşmış ve “ağlamaya hazırlanan bir göz gibi” mahzunlaşmıştır. Aceleyle vapurdan çıkan yolcular arasında kadınları göremeyen anlatıcı, şaşkınlık içinde “Vapurda hiç kadın yokmuş” demekten kendini alamaz. Arkadaşının “Sabırlı ol…
Onların erkeklerle karışmaları yasaktır. En sonra çıkacaklar…” demesiyle anlatıcı, adeta bir rüyadan daha uyanır. Anlatıcı, arkadaşının yanında iskeleye doğru
yürürken vapurdan en son kadınların çıktığını görür ve gördüğü bu manzara karşısında mutsuz olur.
Vaka hikâyesi yazarının, durum hikâyesine daha çok yaklaştığı “Aşk Dalgası” adlı hikâyesinin adı bilinçli bir tercihtir ve hikâyenin adı ile içeriği arasında
tam bir uyum vardır. Hikâyenin başlığı metnin içinde de geçmektedir ve anlatıcı yazar, arkadaşının sorusu üzerine “Aşk Dalgası” geçiyorum diye cevap vermiştir. Yani yazar bu hikâyesinde “aşk” ile değil, Türk cemiyetinin inançlarına, örf, adet ve ananelerine aykırı edebiyat yapanlarla dalga geçmiştir. Hikâyede, “aşk”
ile yani “tabiata muhalif edebiyat yapanlarla” neden dalga geçtiğini anlatıcı yazar kendisi anlatmak yerine, okurun dikkatini daha iyi toplamak ve konuyu daha
dikkat çekici hale getirmek için okul arkadaşı olarak tanıttığı kişiye anlattırmıştır. Bu kişinin yazarın bizzat kendisi, Ömer Seyfettin olduğunu daha önce ifade
etmiştik.
“Aşk Dalgası” adlı hikâyesinde yazar, Türk cemiyetinin asla değişmez bir kanun gibi kemikleşmiş bir yönünü dikkatlere sunmuştur. Hikâyede, özellikle Servet-i Fünun edebî faaliyeti içerisinde daha fazlaca vücut bulan “aşk”, “gece” ve “göl” manzaraları etrafında ifade edilmek istenen “sevişme”nin Türk toplumunda
“memnu” olduğu vurgulanmıştır. “Aşk Dalgası” hikâyesinin temel tartışma konusu ve hatta eleştirisi  olan “aşk” ve “sevişmek” kavramlarını Ömer Seyfettin
11 Nisan 1911’de “Yeni Lisan” makalesinde ayrı bir başlık altında ele almıştır. “Millî Edebiyatımız” başlığı altında tartışılan bu konu, 23 Temmuz 1912 yılında
yine Genç Kalemler’de yayımlanan “Aşk Dalgası” adlı hikâyenin konusu içerisinde yeniden gündeme getirilmiştir. Ömer Seyfettin’e göre Türk cemiyetinde “aşk”
ve “sevişmek” memnu, yani yasak olduğu için Türk edebiyatında “aşk” ve ona bağlı tem ve konular gelişememiştir. Çünkü devrin şartları içerisinde, Türk cemiyetinde on beş yaşına gelen bir kızı yakın akrabaları dışında kimse göremez. Yazarın “Yeni Lisan”da ifade ettiği şekliyle, “Faydalarını, kutsiyetini, hikmetini burada tekrar etmek bahsimizden hariç olan “tesettür” keyfi yeti buna manidir.” Dolayısıyla şiirlerde, romanlarda, tiyatro ve hikâyelerde anlatılan “hakiki” ve “mariz” aşkların Türk cemiyetinde yaşanması mümkün değildir. O halde Türk edebiyatında, klasik edebiyat da dâhil olmak üzere, işlenen “aşk” teması tamamıyla
ithal bir temdir. Bizde yasak olan bu yaşam tarzının romanlarda ve şiirlerde veya kimi tiyatro metinlerinde görülüyor olması bu duygunun ve yaşam tarzının
Türk cemiyetinde bulunduğu anlamına gelmez. Edebî metinlerde anlatılan bu sahneler ister Doğu edebiyatlarından olsun, isterse de Batı, tamamıyla tercüme ve
“aşırma” bir duygudur. Ömer Seyfettin’e göre, ister “Şark”tan, isterse de “Garp”tan alınmış olsun, bu durum Türk edebiyatının “Tabiata muhalif ve son derece
sun’î bir hâl kesp etmesine” neden olmuştur. Burada Ömer Seyfettin’in “Tabiata muhalif” ifadesi önemlidir ve üzerinde dikkatle durulması gerekir. Çünkü Ömer Seyfettin hem “Yeni Lisan”da hem de “Aşk Dalgası” adlı hikâyesinde “Tabiata muhalif” olma durumunu eleştirmiştir. Yazar, Türk cemiyetinde asla tasvip
edilmeyen duyuş, düşünüş, his, hayal ve yaşam tarzlarının sanki bu cemiyette yaşanıyormuş gibi edebî metinlerle sunulmasına karşı çıkmıştır. Bu metinler
realist değildirler, yani “tabiata muhalif”tirler ve dolayısıyla da arz edildikleri toplumun değerlerine uygun değildirler. Ömer Seyfettin, söylemek istediği şeyin
doğru anlaşılması, eleştirdiği konunun tam ve doğru bir biçimde ifade edilmesi için de “tesettür” bahsinde açıklama yapma ihtiyacı hissetmiştir. “Millî Edebiyatımız” başlıklı bölümün sonu, yanlış anlaşılmaya meydan vermeyecek biçimde titizlikle kaleme alınmıştır:
“Fakat bu muaşaka ihtimalinin külliyen men’i ve merdut bulunmasını edebî, içtimaî terakkimize mâni addetmek, -bugün için- turfanda bir ukalalık, büyük bir
hatadır. Bu memnuiyet bizi, her terakki eden kavmin sukut ettiği o müthiş zaaf ve zevk girdabına düşürmeyecek, başımızda hissî sersemlik fırtınaları koparmayacak, bizi maddî ve menfaatle dolu yollarına sevk eylemeyecektir.”

“Aşk Dalgası” hikâyesinde eleştiri konusu yapılan diğer bir konu ise, yine “Yeni Lisan” makalesinin
“Dünküler” başlığı altında ele alınan Servet-i Fünun
edebî topluluğunun gayrı millî bir dil ve edebiyat vücuda getirmeleri meselesidir. Ömer Seyfettin’e göre
Tevfi k Fikret, “Rubab-ı Şikeste” adlı şiir kitabının adını
bile Fransız şairi Emile Bergerat’ın “Lyre Brisee” [Kırık
Saz] adlı şiir kitabından aynen almış, yani aşırmıştır.
Osmanlı dönemi Türk cemiyet hayatında haremlik
selamlık vardı; bu sebepten nikâh düşen kadınlar ve
erkekler bir arada bulunmazlardı. Dolayısıyla “aşk” ve
“sevişme” de toplum vicdanını yaralayıcı davranışlar
olarak kabul edilirdi. Böyle olmakla birlikte gençler
gizliden gizliye, kaçak yollarla, -Ömer Seyfettin bu
kişilere “kaçakçı” diyor- görüşür konuşurlardı. Ömer
Seyfettin, “Aşk Dalgası” hikâyesinde bu konuya da
değinmiştir. “Eski edebiyatta Acemistan’dan, yeni
edebiyatta Fransa’dan gelen aşk masalları, şiirler ve
hikâyeler şifa bulmaz bir frengi gibi bu kaçakçıların
bütün varlığına sinmiştir. Onlar daima bir macera ararlar. Kadınların görülmesi pek açık ve bariz bir tarzda,
dehşetle yasak olan bir muhite zıt ve ecnebi muhitlerin âdetlerini, mesela sevişmek hülyasını sokmak
isterler.”. Millîlik vasfı bulunmayan edebiyat, yabancı
hayat tarzlarını topluma sunarken o toplumun bünyesine uyup uymayacağına bakmayabilir. “Aşk Dalgası”
hikâyesi bu konuda da bir eleştiri getirmiştir: “Tabiî
edebî mecmualardaki birçok şiirleri okuyorsunuz.
Mevzu, gece ve kadın… Hâlbuki Türkiye’de ikisi de
yoktur. Türk muhitinde gece alaturka saat birden sonra1
bütün perdeler iner, sokaklar tenhalaşır. Evli evine,
köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine girer.”. Müslüman Türk’ün hayat tarzında gün sabah ezanından
önce başlar ve yatsı namazından sonra biterdi. Değişimin hızına dayanamayan bu hayat numunesi de ortadan kalkmıştır. Bu konu Ahmet Haşim’in “Müslüman
Saati” adlı nefi s yazısında da gündeme getirilmiştir.
İstanbul’da “Müslüman Saati”nin tamamen dışında
gecesiyle günüyle yabancı hayatların yaşandığı bir tek
semt vardır. Burası, Tanzimat sonrası Türk edebiyatında, özellikle romanlarda yozlaşmanın, alafranga hayatın ve ahlaksızlığın sembolü haline gelen Beyoğlu’dur.
Bu semtte “Gazinolar, balolar, tiyatrolar ve ilh… Yani
Beyoğlu tarafı asla Türk değildir.” Ecnebiler buralarda
kendi serbest hayatlarını yaşarlar. Bu yaşam tarzına
imrenen bazı Türkler de Beyoğlu’na giderler ve ecnebiler arasına karışırlar. Ömer Seyfettin’e göre “Türklerin gecesi yoktur.” O halde edebî eserlerde “gece”
ve “gece hayatı”ndan bahsetmek Türk toplumunun
anlayışına uygun değildir.
Türk edebiyatına Batı’dan, özellikle Fransız edebiyatından gelen “göl” pitoreski ve etrafındaki duygular
da bu topluma yabancıdır. (Burada Fransız şair Lamartine’in “Göl” şiirine gönderme yapıldığını hatırlamak gerekir.) Ömer Seyfettin’e göre, İstanbul’da Terkos’tan başka göl yoktur ve oraya da şairlerin hiç birisi
gitmemiştir. Üstelik Terkos civarında gece barınacak
yer de yoktur. Dolayısıyla hayata muhalif bir edebiyat
millilik vasfından da uzaktır.
“Aşk Dalgası” hikâyesinde Türk kadınına yönelik
eleştiriler de vardır. Yazara göre Türk toplumunda
“aşk” ve “sevişmek” yasağını en çok isteyenler yine
kadınlardır. “Türk kadınları… Bunlar aşkın ve güzelliğin en korkunç düşmanıdırlar! Dışarıda kendi kavminden hiçbir kadın yüzü görmeyen erkeklerine evlerinde de bakacak yüz göstermezler.” Türk toplumunda
genç bir kızla görüşmek konuşmak mümkün olmadığından “evlenmek” meselesi de yine kadınların elinde kıymetli bir madendir. Görücü usulüyle gittikleri
evlerde oğullarına veya kardeşlerine güzelden ziyade
çirkin bir kız ararlar. Çünkü güzel bir kız aldıklarında
oğullarının veya kardeşlerinin o kızı seveceğinden ve
kendilerini unutacağından korkarlar.” Ömer Seyfettin, “Şair Evlenmesi” komedyasıyla başlayan görücü
usulü ile evlenmenin sakıncalarına başka bir açıdan
yaklaşarak eleştirisini ortaya koymuştur.
Türkiye’de imtiyazlı sınıf var mıdır? Ömer Seyfettin’e göre Türkiye’de yüksek sosyeteye mensup imtiyazlı bir sınıf yoktur. Oysa yeni romanlarda sanki
böyle bir sınıf varmış gibi gösterilmektedir. Bu da Türk
toplumunun realitesine uymamaktadır. “Bazı yeni romanlarda gösterilen Türkiye’deki mahut kibar âlemine gelince… Bu âlem, bütün bütün bir hülya mahsulüdür. Türklerin arasında eskiden de, şimdi de imtiyazlı
bir sınıf yoktur.”
“Yeni Lisan” makalesinin “Garb’a Doğru” başlıklı
bölümünde Ömer Seyfettin, özellikle Servet-i Fünun
edebî topluluğunun millî bünyemize uymayan bir
edebiyat ve sanat anlayışıyla verdikleri eserleri eleştirmiştir. Yazara göre, Servet-i Fünun edebiyatı hem
dil hem de konuları bakımından Türk toplumuna yabancıdır. Verilen eserler de ya taklit, ya tercüme ya da
doğrudan aktarmadır. “Yeni Lisan” makalesinde de
eleştirilen bu konular, “Aşk Dalgası” hikâyesinde bir
kez daha gündeme getirilmiş ve eleştirilmiştir. Ömer
Seyfettin’e göre, “… Yeni şiirlerdeki “göller”, “geceler”, “aşklar” gibi, yeni romanlardaki o nikâh düşen
akrabalarına, erkeklerinin arkadaşlarına çıkan kadınların vücudu [varlığı] yalandır. Uydurmadır. Bu romanlar
garp romanlarının gölgelerinden, tekrarlarından, tercümelerinden, taklitlerinden başka bir şey değildir.”
Dolayısıyla “Bu romanlarda anlatılan Avrupalılaşmış
44
aileler, meşhur sanatkârlarımızdan Kel Hasan’ın ve
Abdi’nin hususi ve muharriri bilinmez piyesleri kadar
hakiki Türklüğe mugayirdir.” Bu tür romanlarda gösterilen manzaralar ve anlatılan hikâyeler “kaba, münasebetsiz, hakikate taban tabana zıt soğuk ve sahte
hayallerdir.” Ömer Seyfettin, “Yeni Lisan” makalesinde Türk edebiyatının Türkçe ile yapılmasını önerirken
bu edebiyatın konularının da Türk toplumuna, Türk
ruhuna uygun olmasını istemiştir. Bu bakımdan Türk
milletinin tabiatına uymayan ne varsa eleştirmekten
geri durmamıştır.
“Aşk Dalgası” hikâyesinin vaka zamanı yarım saattir. Yarım saatlik vapur yolculuğunun son sahnesi, anlatıcı yazarın tesadüfen karşılaştığı ve yolculuk boyunca konuşmalarını dinlediği arkadaşının etkisi altında
başka bir havaya bürünmüştür. Hikâyenin başlangıcındaki dertsiz, tasasız, Üsküdar sahillerine ve Kızkulesi’ne bakarak hayallere ve hülyalara dalan anlatıcı
yazar, hikâyenin sonunda, içinde yaşadığı toplumun
durumunu fark etmekten dolayı kaygılı bir bireye dönüşmüştür. Anlatıcı yazarı, hayaller ve düşler âleminden koparıp Kadıköy vapurunun üst katına, güverteye
getiren ve vapurda kendisiyle birlikte seyahat edenleri
görmesini -vapur yolcularını Türk toplumunun bir kesiti olarak kabul edelim- kısaca uyanmasını sağlayan
kişi, arkadaşı ve onun anlattıklarıdır. Bu dakikadan
itibaren anlatıcı yazar da arkadaşının anlattıklarına
benzer sorunları görmeye başlar ve ardından şunları
söyler: “Yarım saat evvelki tatlı dalgamı korkunç bir
fırtınaya çeviren arkadaşımın söylediklerini, fertlerini
ikiye ayıran, aşktan ve sevişmekten mahrum bırakan;
annelerini, karılarını, kızlarını hapsederek asırlarca
daldığı rüyasız ve granit uykusundan asla uyanmayan
bir kavmin, bir cemiyetin sonu ne olabileceğini düşünüyordum.” Anlatıcı yazar bu sahnede vapurdan iskeleye çıkanları izlemektedir. Vapurda her çeşit insan
vardır. Fakat hiç kadın göremez ve “Vapurda hiç kadın yokmuş” diye şaşırır. Arkadaşı araya girerek anlatıcının merakını giderir: “Sabırlı ol… Onların erkeklerle
karışmaları yasaktır. En sonra çıkacaklar…”. “Aşk Dalgası” hikâyesi, Türk kadınının Kadıköy vapurundan iskeleye en sonda ve “lânetlenmiş, hayattan kovulmuş
hasta ve dilsiz heyulalar gibi” çıkışlarının tasvir edildiği sahne ile son bulur. Bu sahne, hikâyenin yayımlandığı 1912 yılının şartları da göz önüne alındığında çok
dramatiktir.
Ömer Seyfettin, bu hikâyede Türk kadının toplumsal yaşamda ikinci plana atılmış olmasını kıyasıya eleştirmiştir. “Aşk Dalgası” hikâyesi, gelenek, görenek,
töre, adetler ve elbette dini inancın da zaman içerisinde kültürel bir unsura dönüşmekten kaynaklanan bazı
sorunlara ve yanlış yorumlamalara yol açabileceğini
okuyucuya vermek istemiştir. Ancak bütün bu değerlendirmelere ek olarak Ömer Seyfettin’in hemen bütün hikâye ve düz yazılarında açık veya örtük olarak
vermek istediği tek bir mesaj vardır. O da şudur: “Ey
Türk, uyan. Ey Türk, titre ve kendine dön, kendin ol”.
Ömer Seyfettin bütün hayatını bu mesajı doğru bir
biçimde ve doğru bir zamanda asıl sahiplerine ulaştırmak için harcamıştır. Ömer Seyfettin, hayatta tek bir
görevi olduğuna inanmıştır. O görev, “Asırlarca daldığı rüyasız ve granit uykusundan asla uyanmayan bir
kavmi”, yani Türkleri, sarsarak ve silkeleyerek de olsa
uyandırmaktı. Kaleminin yer yer keskinleşmesini de
buna bağlamak gerekir diye düşünüyorum.
Ömer Seyfettin, Cumhuriyet’i görmeyi en çok hak
eden büyük bir Türkçü, Turancı ve inançlı bir Türk
milliyetçisiydi. Vefatının üzerinden yüz yıl gibi uzun
bir zaman geçmesine ve zaman zaman bilinçli bir biçimde engellenmek istenmesine rağmen o hâlâ Türk
milletinin en çok okuduğu ve sevdiği bir yazar ve fi kir
adamıdır. Modern Türkiye’de Türk kadını eğer az da
olsa bilimde, sanatta, edebiyatta ve hayatın hemen
her alanında varlık gösterebiliyorsa, alınan bu mesafede şüphesiz Ömer Seyfettin’in de katkısı vardır.

Yararlanılan Kaynak: Türk Yurdu dergisi, Ekim 2020,Sayı 398

Yazdır

Yazar hakkında

admin

Yorum yap