İnceleme-Araştırma

Modern Türk Şiirinde Leyla ile Mecnun Hikâyesine Yapılan Telmihler

​​​​​​Leyla ile Mecun’un hikayesinin kaynağı Arap edebiyatıdır.  İran edebiyatında ve Divan edebiyatında pek çok müstakil mesneviye konu olmuş, başka şiirlerde de bu efsaneye sayısız telmih yapılmıştır.

Bu konuda yazılan ilk Türkçe mesnevi Ali Şir Nevai’ye, en başarılısı ise Fuzuli’ye aittir.

Hikaye özetle şöyledir. Olay Arabistan’da Necid çöllerinde geçer. Bir Arap kabilesinde aynı gün iki çocuk doğar: Leyla ve Kays. Beraber büyürler, daha okuldayken birbirlerini severler ancak kavuşamazlar. Babası Leyla’yı zengin biriyle zorla evlendirir. Ama Kays’ın sevgisiyle kendisine el sürdürmez. Kays’ın Leyla’ya olan aşkı öylesine büyüktür ki Kays aşk acısıyla aklını kaybeder, çöle düşer:

Leyla’yı değil kendini kaybetmiş o Mecnûn!/  Beyhûde gezer çölleri Leylâ’dan uzakta…/ Bekir Sıtkı Erdoğan

Artık adı Kays değil Mecnun’dur, yani, cinnet geçirmiş, deli, divane:
terelelli terelella, tevellâ ve teberrâ/ kent leşti ve ben ona bir koku gibi süründüm;/  artık

aşklar taşır beni, ben onlara kadavra/ olsam da terelelli… mecnun’dum, leyla’ya büründüm…/Hilmi Yavuz

Şairlerimiz “mecnun” kelimesinin her iki anlamını da çağrıştırarak tevriye yapmayı severler:

Bülbülleşir onunla hayâl, açmadan da gül;/ Leylâ’sı olsa, olmasa, Mecnûn olur gönül…/ Faruk Nafiz
Mecnun Leyla’nın aşkıyla öyle kendinden geçmiştir ki çölde kuşlarla ceylanlarla arkadaşlık eder. Gördüğü mahlukatta Leyla’yı görür. Gömleğini vererek yaralı bir ceylanı avcıların elinden kurtarır. Leyla’da ceylan gözlüdür:

Leylâ.. Elâ gözlü bir çöl ahûsu,/ Saçları bahtından daha siyahtır./  Kurmuş diye sevda yolunda pusu,/   Döktüğü göz yaşı, çektiği ahdır/.  Leylâ.. Elâ gözlü bir çöl ahûsu./  A. Hamdi Tanpınar

“Leylâ ve elâ” sözlerindeki ses uyumu ve uzun ünlüler şiiri ne kadar güzelleştirmiş.

Leyl, “gece” demektir, leylî veya leylâ esmer, gece gibi kara anlamına gelir. Leyla’nın saçı ve teni doğal olarak siyahtır. Ceylan gözlüdür ancak şehlâ gözleri elâ mıdır, siyah mı? Rivayet muhtelif:
Leyla bir özge candır/   Kara gözlü ceylandır/  Doyulmaz hüsn-ü andır/   Kanılmaz bir içim su/  Leyla, Leyla, ah Leyla/ Vecdi Bingöl

Şairler, “Leyla” kelimesinin siyah anlamıyla da tevriyeler yaparlar. Mecnun, Leyla’nın aşkıyla öylesine doludur ki başına kuşların yuva yaptığını bile fark etmez:

Mecnûna döndüm ey saçı Leylâ gamınla ben/   Fevk-i serim tuyûr-ı belâ âşiyânıdır./ Tevfik Fikret
(Ey Leyla gibi siyah saçlı sevgili, aşk derdiyle başımın üstü bela kuşlarının yuvası olmuştur.) (Bendeki derd olaydı mecnun-ı mübtellâda/ Kuş mu karar ederdi başındaki yuvada- Fuzûlî)

Kays, babasının öğütlerine aldırmaz; hattâ dertten kurtulması için Kâbe’ye götürüldüğü zaman, Allah’a yalvarırken, derdinin artması yolunda dilekte bulunur: Fuzuli’nin diliyle: Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni/ Ki belâ-yı aşktan etme cüdâ beni” diye dua eder.

Mecnun Leylâ’nın aşkından kendini bilmez hale gelince ayaklarına zincir bağlanmıştır:  Sarmış beni gurbet,/  Sarmış beni Mecnun diye zincir gibi dağlar;/  Bir türbe ki ruhum, gelen ağlar, giden ağlar!/ Faruk Nafiz

Mecnun, bir ara kendisini görmeye gelen Leylâ’yı tanımaz, ona “Leylâ benim içimdedir, sen kimsin?” der.  (Hayâliyle tesellidir gönül meyl-i visâl etmez/ Gönülden taşra bir yâr olduğun âşık hayâl etmez- Fuzulî)

Çünkü artık Mecnun, beşerî aşktan sıyrılmış, ilahî aşka yükselmiştir. O artık bir Hak aşığıdır. Tasavvufta ilahi aşkın en yüce mertebesi cünun, cinnet aşamasıdır ki hayret makamının da üstündedir. Mutasavvıf şair, Allah aşkıyla şuurunu kaybetmiş bir divanedir:

Sular kırılır da Leylâ kırılmaz;/ Bir renk cümbüşüdür, kemiksiz ışık… / Gizemdir, ritimdir, bitimsiz ilkyaz/  Ne canlar tanıdım Leylâ’ya âşık./ Bahaettin Karakoç

Ben Leylâ gibi güneş doğarken uyanamam/ Şehir gece gündüz benim içime uyur/ Sezai Karakoç

Bir süre sonra Mecnun’un ilgisizliği Leylâ’yı hasta eder, Leylâ ölür, Mecnun da onun mezarı başında Allah’tan ölüm diler. Yakarışları kabul edilir, Mecnûn can verir.

Bu akşam rüyamda Leylâ’yı gördüm,/   Derdini ağlarken yanan bir muma;/  İpek saçlarını elimle ördüm,/  Ve bir kement gibi takdım boynuma,/   Bu akşam rüyamda Leylâ’yı gördüm/ A. Hamdi Tanpınar

Leylâ’nın hikâyedeki en önemli rolü, Kays’ı mecnûn edip çöllere düşmesine ve ilâhî aşka ulaşmasına sebep olmasıdır:

Senin mecnûnunum, bir sensin ancak taptığım Leylâ/ Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ!/ Mehmet Akif

Kays’ın hikâyesi gerçekte Leylâ’ya duyduğu aşk ve onun etrafında gelişen olaylardır. Bu sebeple şiirlerde Leylâ’nın (Fuzuli’de Leylî) adı çokça geçmekle birlikte çoğunlukla Mecnûn dolayısıyladır:

Öptü Mecnun, yazarak kumlara “Leylî” adını./  Buldu gerçek dudağın sözlere sığmaz tadını./ Bu uzak bûseyi ağzında duyan kız, biliyor./ O zamandan beridir kendini Kays’ın kadını./ Arif Nihat Asya

Çoğu zaman da leyl (gece) ve Leylâ (siyah, karanlık gece, gece renkli) kelimelerinin çağrışımlarıyla daha çok saç, gece, siyah, zincir kelimeleriyle birlikte çeşitli teşbihler ve telmihler yapılır:

Onun üzgün sesinde mecnun bülbüller ağlar/ Onun süzgün yüzünde leyla güller açardı/. Faruk Nafiz

Şairler, kendilerini ve sevgiliyi meşhur hikâye kahramanlarıyla kıyaslar, kendi aşklarını daha üstün ve etkileyici, sevgililerinin de daha güzel olduğunu vurgularlar:

Pencereme bakmadan geçme öyle, güzelim!/ Ben Leyla’dan sevdalı, Zeliha’dan güzelim./ A. Muhip Dıranas

(Kafiyeli kelimeler cinaslı)
Şiirde Leylâ, Mecnûn’un sevgilisi ve ideal sevgili tipini karşılarken daha çok saçı, gözleri, güzelliği ve cefakar olmasıyla öne çıkarılır.

Sen de Leylâ’dan mı öğrendin cefâkâr olmayı/  Bir bakışla ey güzel Mecnun’a döndürdün beni./ Hilmi Soykut

Leylâ, güzellik için benzetilen olsa da çoğu zaman sevgili Leylâ’dan üstündür. Şairler hayallerini hiç değilse Leylâ’ya denk sevgiliyle süslerler:

Gördü mü efsaneler buna benzer haile?/ Leyla böyle sevilmiş, böyle sevmiş mi Mecnun?/ Faruk Nafiz Çamlıbel

Güzellik, göreceli bir kavramdır. Leyla’nın gerçekte çok güzel olmadığı söylenir. Bu durum Mecnun’a söylendiğinde, “Siz onu benim gözümle görmüyorsunuz ki” dediği rivayet edilir:

Benim kadar âşık mıydı Mecnun/  Senin kadar güzel miydi Leylâ/ Ümit Yaşar Oğuzcan

Leyla, zamanla bir mesnevi kahramanı olmaktan çıkmış, aşk konulu şiirlerde bir simge haline gelmiş, yaygın bir mazmun olarak kullanılmış:

Güller Leyla’nın uykusunda olgunlaşırlar/  Leyla’nın düşlerinden renk alır kuşlar/ Sezai Karakoç

Cumhuriyet sonrası Türk şiirinde kimi şairler yüzyılların ötesinde kalan bu efsaneyi yeniden yaşatırlar:

Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-i aşk/
Ta ki Mecnûn bitirir nutkunu Leylâ söyler/ Yahyâ Kemâl

Yahya Kemal’in. “Gece Leyla’yı ayın on dördü/ Koyda tenha yıkanırken gördü” dizeleriyle başlayan çok güzel bir şiiri vardır ancak bu Leyla’nın hikayemizdeki Leyla ile bir ilgisi olduğuna dair şiirde bir işaret yoktur.

Kimi şairler de Leylâ ve Mecnun imgesiyle aşka yeni yorumlar getirmişlerdir:

Niçin çıktın dağlara evren çöl oldu Leyla/  Topuğun öpmek için toz oldu dağ taş senin/  Osman Sarı  (Güzel bir telmih ve hüsn-i ta’lil örneği)
Katmer katmer açıl gönül bahçemde/ Bir ipek çevre ol fakir bohçamda/  Mecnun’um Leylâ’sın dertli bahçemde/ Kapımı yeniden çal usul usul/ İlhan Geçer

Her şairinin amacı hiç söylenmemiş bir mazmun, yeni bir imge bulmaktır. Bu tür mazmunlara Divan şiirinde “bikr-i mazmun” denir.

Savaş yıllarında görevli olarak Necid çöllerinde dolaşan Mehmet Akif, hikayemizin geçtiği bu sahralarda çilekeş Mecnun için yepyeni imgelerle yüklü bir şiir yazar. Mehmet Akif, Leylâ ve Mecnûn imgesiyle, İslâm âleminin ıstırabını tasvir eder.

Şiirde Leylâ beklenen kurtuluşun sembolü, Mecnûn ise bu kurtuluşu bekleyen İslâm âlemi olarak kullanılır:

Hayır! Şark’ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın,/  Bütün dünyâda bir Leylâ’sı var: Âtîsi İslâm’ın./ Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!/ Senin derdinle canlardan geçen Mecnun’la uğraşma!/ Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!/  Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,/ Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ’dan./ Mehmet Akif

Bazen Leylâ demek, Mevlâ’yı bulmaya bir vesiledir:
Her ne kusur varsa, geçen zamanda;/ Suçsuzdur aynalar elâ gözlü yâr./  Mecnunlar Mevlâ’yı bulursa canda,/ El olur Leylalar elâ gözlü yâr./ Abdurrahim Karakoç

Leylâ ile Mecnûn hikâyesini modern bir anlayışla müstakil şiir kitabı şeklinde yazan Sezai Karakoç’a göre Leylâ, önce dünya dirilişine, ardından ahiret dirilişine vardıracak olan bir simgedir.

Sonra gece bitti mum söndü/  Bu söyleşilerle tan atarken/ Pervane Mecnun’a/ Mecnun pervaneye döndü/ Sezai Karakoç

(“Döndü” sözü tevriyeli. Pervane, ışığa tutkun, mum etrafında dönerken kanatları tutuşan kelebek, şiirde iflah olmaz âşık)

“Sezai Karakoç’un Leylâ’sı, temiz ve berrak bir histir. Şair, eserinde yer alan bu karakterle vahye ve onun ekseninde gelişen kutsiyete değinerek, bir medeniyet tasavvuru fikri ortaya koymuştur.” (Alıntı)

Leyla gecelerin demirinden/ Kılıçlarınız ona işlemez ki/  Her gün doğan güneş onun izinde sanki/ Bin yıl doğsa yine ona yetişemez ki / Atlarınızın kulağında onun sesi/  Onun aydınlığında var olan perilerin sesi/ Hep Leylaya doğru giderler ama/ Leylaya bir türlü varamazlar ki/  Sezai Karakoç

Ahmet Haşim, “Karanlık” şiirinde Leylâ’sını arayan bir Mecnûn’dur. Onun aradığı Leylâ, karanlıktan aydınlığa çıkaracak olandır:

Aşkın bu karanlık gecesinde/  Bülbül yine vahşi müterennim,/  Mecnûn’unu terk etti mi Leylâ?/   Vahşî sesi firkat sesi sandım./  Ahmet Haşim

Her şairin bir Leyla’sı vardır. Leylâ ile Mecnûn’un efsanesi asırlardır dilden dile dolaşmış, pek çok şiirin konusu veya mazmunu olmuştur. Şiirde Mecnûn, cefakâr, çilekeş âşık tipini, Leylâ ise ideal, ulaşılması imkansız sevgili tipini simgeler:

Ten o ten, yüz o yüz, vücûd o vücûd;/ En güzel saçlar, en güzel başta… /  Seneler sonra, bekliyor -baktım-/ Beni Leyla, bıraktığım yaşta./ Arif Nihat Asya

Divan şiiri mazmunlarından yararlanmayı seven şairlerimizden biri de Hilmi Yavuz’dur:

sen leyla’dan daha Leyla/ verdiğin yanıtlar için/  sorular aradım, sorular mı,/ akşamlar mı, arada kaldım…/  alışır mıydım, alışırdım/ elf leyle ve leyle…/  Hilmi Yavuz

Modern çağda artık devran değişmiştir. Hayat kavgası efsane aşkların yaşanmasına imkan bırakmaz:

Ben artık bulunduğun şehirden gittim,/ İnsan kuş misali./  Sen hâlâ/ O kalabalık evde olmalısın,/  Gelip gidenin çok mu bari?/ Üzgünüm Leylâ,/ Dünya hâli!/ Behçet Necatigil

Necatigil, Divan şiiri geleneğinden en güzel, en yoğun yararlanan, özgün imgelerle Divan mazmunlarına yeni bir söyleyiş kazandıran değerli bir şairdir:

Kimin yanında yâri/   Kimin yanında ağyar/ Kime yanar bağrı/  Ağlar bir kuş kol kanad/ Sahra da Leyla kırılır/  Mecnun gider andan./ Behçet Necatigil

Şairlerimiz Mecnun’un çilesine ya da kendi acılarına yer verirken Leyla’nın, sevgilinin de acı çekmiş olabileceğini pek düşünmezler:

çaresizlik hep sana özgü müdür sanırsın. Leyla/ yalnız sen mi kararır, küçülür aldanırsın./ beni de sömürüyor bu zalim vaveyla/ intihar etme leyla…/  ölü bir badem gibi öyle durma karşımda/ bir ceset olup düşme hüsranın kollarına../  intihar etme leyla../ Nurullah Genç

Cumhuriyet dönemi şiirimizde Yahya Kemal’in açtığı çığırdan yürüyerek Divan şiir geleneğimizden yararlanan şairlerimizden biri de Arif Nihat Asya’dır:

Her nerde olsa, gönlüne Leylâ, uyar, gelir/  Leylâ nidası geçse içimden duyar, gelir/ Arif Nihat Asya
Söz etmeye ne gerek var./ Şurasından burasından./ Leyla’yı kurban etseler./  Kanım akar yarasından./ Arif Nihat Asya

Leyla, şiirde Mevlâ’ya götüren yolun bir basamağı olarak kabul edilmiştir. Divan şiirinin son büyük temsilcilerinden Yenişehirli Avnî’den bir rubai:

Mecnûn ki “Lâ ilâhe illâ!” der idi/  Teklif-i visâl eyleseler lâ der idi/  Şol mertebe meftûn idi Leylâ’sına kim/  Mevlâ diyecek mahalde Leylâ der idi/ Yenişehirli Avnî

Buldu Mevlâ’sını Leylâ’da zaman imreleri;/ Postu devretti ham ervaha göçen âşıklar./  Faruk Nafiz Çamlıbel

***

(Kaynak: Recai Kapusuzoğlu, Yeni Türk Şiirinde Edebi Sanatlar, Ötüken Neşriyat, 2022)
RECAİ KAPUSUZOĞLU

Yazdır

Yazar hakkında

Recai Kapusuzoğlu

1959’da Yozgat’ta doğdum. 1981’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini bitirdim. Aynı yıl öğretmenliğe başladım. Yurdun değişik illerinde altı yıl edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1987’de açılan bir sınavı kazanarak Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Daire başkanlığında eski yazı-arşiv uzmanı olarak çalışmaya başladım.
1990’da kendi isteğimle bu kurumdan istifa ederek asıl mesleğime, öğretmenliğe, dönüş yaptım.1990’da Türkçe-edebiyat öğretmeni olarak dershaneciliğe başladım ve aralıksız olarak bu güne kadar sürdürdüm. On beş yıl kadar özel bir dershanenin kurucu müdürlüğünü yaptım.
2006’da Milli Eğitim Bakanlığı’nca açılan Kariyer Basamaklarında Yükselme Sınavında başarılı olarak ve yapılan diğer değerlendirmeler sonunda ”Uzman Öğretmen” unvanını kullanmaya hak kazandım. 2007’de milli eğitimden emekli oldum.
2002’de Yozgat Fen Edebiyat Fakültesi’nde ücretli olarak Türk Dili dersi verdim.
1980’li yıllarda Pınar ve Gerçek dergilerinde yazılarım yayınlandı.
1995’te ÖSS Türkçe-Edebiyat(Konu Anlatımlı) kitabım Anadolu Dershaneler Birliği tarafından basıldı ve iki yıl tüm üye dershanelerde ders kitabı olarak okutuldu.
YGS-LYS Türkçe-Edebiyat Konu Anlatımlı ve YGS-LYS Türkçe-Edebiyat Soru Bankası başlıklı kitaplarım, Hedef Yayınları arasında çıktı.
Halen Yozgat Özel Başarı Temel Lisesinin ve KPSS kursunun kurucu müdürlüğünü yapıyorum.
1985’te deneme amacıyla girdiğim ÖSS’de Ankara Hukuk Fakültesi’ni kazandım. Halen 3. Sınıf öğrencisiyim.

Yorum yap