Çalışma Kitapçıkları

10.SINIF 2.TEMA YAZMA ATÖLYE ÇALIŞMASI

Öğretici metni edebi metne çevirme yazı çalışması örnekleri

ÖĞRETİCİ METNİ EDEBİ METNE ÇEVİRME

• Öğrencilere öğretici metinlerden biri seçilip verilir. Öğrenciler, kendilerine verilen öğretici metni (derste öğrendikleri şekilde) edebi bir metne çevirme çalışması yaparlar.
• Yapay zekâdan yararlanmalarının önüne geçebilmek için çalışmanın iki veya daha fazla ders saati süresince okulda yaptırılması uygundur. Çalışma tamamlanmadığında kağıtlar öğretmen tarafından toplanıp diğer derste devam ettirilebilir.
• Aşağıda içerikleri uygun 15 öğretici metin seçilmiştir. Sınıf durumuna göre metinlerden biri tercih edilir.

MAKALE- ÖĞRETİCİ METİN
Sosyal Çürüme Nasıl Yayılıyor ve Nasıl Önlenebilir?
“Sosyal çürüme sessiz bir katildir.” – Martin Luther King Jr.

Toplum, bireylere birçok açıdan fayda sağlar. Bireyler, toplumda kimlik duygusu, aidiyet duygusu ve güvenlik duygusu bulurlar. Toplum, bireylere ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olan kaynakları ve imkânları sunar. Ayrıca, toplum bireylere eğitim, sağlık ve sosyal hizmet gibi önemli hizmetler de sağlar.
Günümüz toplumlarında hızla değişen dinamikler, teknolojik ilerlemeler ve ekonomik zorluklar, bireylerin ve toplulukların sosyal yapılarında derin izler bırakmaktadır. Bu izler, zamanla sosyal çürüme olarak adlandırabileceğimiz bir fenomeni doğurur.
Peki, sosyal çürüme nedir ve neden bu kadar önemlidir?
Sosyal çürüme, toplumun temel ahlaki ve etik değerlerinin zayıflaması, bireyler arası güvenin azalması ve sosyal bağların kopması süreci olarak tanımlanabilir. Bu süreç, toplumun genel refah seviyesini düşürür ve uzun vadede ekonomik, politik ve kültürel sorunlara yol açar. Sosyal çürümenin en belirgin işaretlerinden biri, ahlaki değerlerin erozyona uğramasıdır. Geçmişte, dürüstlük, adalet ve yardımlaşma gibi değerler toplumun temel direkleriyken, günümüzde bireysel çıkarların ön planda olduğu bir yaşam tarzı benimsenmeye başlamıştır. Bu durum, toplumun genelinde güven duygusunu zedeler ve insanların birbirine karşı olan saygısını azaltır. Günümüz toplumlarında, maddi varlıklara ve tüketime aşırı önem verilmektedir. Bu durum, bireylerin manevi değerleri göz ardı etmesine ve sadece kendi çıkarlarını ön planda tutmasına yol açmaktadır.

FIKRA- ÖĞRETİCİ METİN

Güler Yüz
Asık suratlı insanlardan hoşlanır mısınız desem tabii bana gülersiniz. Zaten ben de biraz gülmeniz için söze böyle başladım. Güler yüze ve gülmeye dair olan bu konuşmayı asık suratla dinlemenizi istemem tabii. Konuşurken söze başladığınız sırada karşınızdakinin kaşlarını çatığını, asık bir suratla sizi dinlediğini görürseniz konuşmak hevesiniz kırılır. Lafı kısa kesip bu tatsız sohbeti bir an önce bitirmeye bakarsınız. Bir de karşınızdakinin sizi güler yüzle dinlediğini, hata araya biraz da tatlı söz karıştırarak sohbete renk verdiğini görecek olsanız konuştukça konuşacağınız gelir. Zaten öyledir. Güler yüz her şeyden önce insana cesaret verir. Çünkü güler yüzlü insanlar her kusuru hoş gören, affeden insanlardır. Dünyada ilk adımlarını yeni atmaya başlamış bir çocuğa herkes güler yüzle bakar. Onun her kusuru yapabileceğini ve bütün kusurların affedilmeye layık olduğunu önceden kabul ettiğimiz için çocuk karşısında gülümser bir yüz takınırız. Olgun insanlar yalnız çocuklara değil, herkese affedici, kusura pek aldırmayıcı bir yüzle bakarlar. Bu dünya öyle çatık kaşla dolaşmaya, şunun bunun kalbini kırmaya değer bir dünya değildir. Onun için güler yüzlü insanlar arasında yaşayanların hayatı daha tatlı geçer. Bazı kimseler vardır, sanki Cenabı Hak onlara gülmeyi yasak etmiştir. Gülümsemeyi aklı başında adamın ciddiliğini bozan bir hâl sayarlar. Yüzgöz olmasınlar diye çocuklarına gülmezler; laubali demesinler diye komşularına gülmezler. Kaşları sanki kudreten çatılmıştır. Çalışırken çatık, konuşurken çatıklar. Hata kendilerine etikleri zulüm yetmiyormuş gibi gülenlere de kızarlar.
Hayatı böyle saymak çok yanlıştır. Unutmayalım ki, biz insanların hayvanlardan bir farkımız konuşmaksa öteki farkımız da gülmektir. Yüzünüzden tebessüm eksik olmasın.
Şevket Rado, “Eşref Saati”
FIKRA- ÖĞRETİCİ METİN

AKLIMDAYDI 1 TANE, EVE GELDİM BİN TANE
Yahu siz de benim gibi mi düşünüyorsunuz? İnsanımızda bir alışveriş çılgınlığı türememiş mi? Ara ara gittiğim alışveriş merkezlerinde rastlıyorum. İnsanlar harıl harıl alışveriş yapıyor. Alışveriş arabasını eline alan, gezdiği her raftan ne varsa, neredeyse hiç bakmadan, düşünmeden atıyor arabasına.
Evdeki bir eksik için gittiği alışveriş merkezinden bin şey alarak geri dönüyor evine. Sizce de bu bir hastalık değil mi? Şahsen ben, hastalık olarak kabul ediyorum. Millet doldurmuş cüzdanlarına kredi kartlarını üçer beşer, sanki kredi kartından ödeyince alınanlar bedavaya geliyormuş gibi… Al babam al, al babam al.
Sizce de bu çılgınlığa bir dur dememiz gerekmiyor mu? İşimize yarar yaramaz ne varsa alıyor ve çoğu defa hiç kullanmadan veya bir kere kullandıktan sonra atıyor bir kenara bırakıyoruz. Alışverişe giderken liste hazırlamalıyız bence. Sadece zaruri ihtiyaçlarımızı yazmalı ve alışverişe giderken de bu listenin dışına çıkmamalıyız.

SOHBET- ÖĞRETİCİ METİN

GERÇEK YAŞAM KÖYDE
Sizin köyünüz var mı, yoksa ebeveynleriniz de dahil olmak üzere, doğma büyüme şehirli misiniz? Şayet yılda bir iki defa da olsa köy havası almıyorsanız, köy kahvaltısı yapmıyor, horoz sesi ile uyanmıyorsanız inanın bana ziyandasınız. Kaybettiğiniz çok şey var.
Bilir misiniz, sabahları horoz veya kuş sesleri ile uyanmanın tadı bir başkadır. Yaşadığınızın daha iyi farkına varırsınız. Hele de güne şöyle leziz bir köy kahvaltısı ile başladıysanız, keyfinize diyecek yoktur. Bizler, şehirliler olarak, beton yığınlarına hapsolmuş, ağaçtan, börtü böcekten yoksun yoksul insanlarız. Yoksuluz diyorum; çünkü gerçek hayatı yaşayamıyoruz. Fabrika bacalarından tüten zehirli dumanlarla zehirleniyor, ne olduğu belli olmayan meyve ve sebzelerle besleniyoruz.
Gelin, köylerimize geri dönelim. Köyümüz yoksa bile, gerekirse tüm mal varlığımızı satıp kendimize bir köy edinelim. Yılda birkaç defa da olsa gidip kalacağımız bir köyümüz olsun. İşte, o zaman göreceksiniz, gerçek yaşamın ne kadar güzel olduğunu.

DENEME- ÖĞRETİCİ METİN

Yalnızlık oldukça karanlık bir kavramdır. Çünkü yalnızlık insanın onu nasıl yaşadığına bağlıdır.
Yalnızlık bazen huzurdur insan için, bazense hüzün. Bazen korkudur, korktuğudur, kaçtığıdır. Bazense insanın kendi kendini arayışıdır tüm hayatı boyunca.
Yalnızlık öğretir insana bilmediklerini, başka insana nasıl muhtaç olduğunu, çünkü insan sosyal bir varlıktır ve istese de kopamaz diğer insanlardan, muhtaçtır onlara. Nedeni de basittir, yaşamı değerli kılan şey onu paylaşabilmektir.
İnsan yalnız kalmak istemez çoğunlukla, çünkü yalnızlık rahatsız eder insanı, çünkü insanın kendini yarım hissetmesine neden olur yalnızlık. Ne mutluluğu tam olur, ne de hüznü. Çünkü paylaşamaz bunların hiçbirini ve paylaşamayınca da hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Güzelliği güzel yapan onu paylaşabildiğimiz kişilerin olmasıdır.
Kimi zamansa insan kendi kendine teslim olur yalnızlığa, çünkü tek çıkış yolu yalnızlık gibi görünür. Belki başkalarına kızdığı için, belki başkalarından kaçtığı, korktuğu veya onlardan bıktığı için, belki de sadece huzur bulabilmek için, ancak sebep ne olursa olsun bazen yalnızlığı seçer insan. Çünkü, pek sevilmese de, her ne kadar insanlar yalnız kalmak istemeseler de, bazen insanın tek sığınağıdır yalnızlık. Belki de bunun nedeni insanın yalnızken aslında kendisini bulmasıdır. Böylece de insan yalnızlığındaki boşluğu kendisi ile doldurur. Ancak yine de, yalnızlığın soğuk kolları her ne kadar ilkin ferahlık verse de insana, zamanla bu ferahlığın yerini dondurucu bir soğuk alır.
Yalnızlık bir çöle benzer belki de. O uçsuz bucaksız kumlar senin için bir şey ifade etmeyen ve senin de onlar için bir şey ifade etmediğin insanlardır. Ancak o çölde bir yerlerde yeşil bir vaha vardır ve o vaha insanın yalnızlığına son verecek olandır. Ancak o vahayı bulmak için önce o çölü aşmak gerekir, çünkü çöl vahayı anlamlı kılandır.
Yalnızlık en büyük acıyı ise, aynaya her baktığında artık kendi yüzünden başka bir yüz göremeyeceğini bildiğinde, en çok sevdiğinin artık olmadığını bile bile yaşamak zorunda kaldığında verir insana. Çünkü yalnızlık insanın mutlu olduğunda gözlerindeki ışığın yansımasını bir başka insanın da gözlerinde görememesidir. Çünkü yalnızlık hüznünü sadece kendinle paylaşabilmendir. Ancak yine de yalnızların dilinden sadece yalnızlar anlar.

MEKTUP- ÖĞRETİCİ METİN

Efendim, Benim Canımdan Aziz Olan Valideciğim, Geçenki aldığım mektubunuzda bir yıldan beri hasta olduğunuzu bildirmiş idiniz. Lâkin bundan anladığıma göre, canınızla uğraşır mertebeye gelmişsiniz. Öyle ise efendim, niçin bu zamana kadar bildirmediniz? Eğer bildirmiş olsaydınız tahsilin arkasını alıp şimdiye dek Âsitane’ye (İstanbul) gelirdim; çünkü bundan mukaddem (önce) daha kolaylıklar varidi. Her ne ise şu günlerde işimi bitirmek üzereyimdir.
Eğer hastalığınız pek ağırlaşıyor ise tez bana yazın. Tâ ki avdet etmenin (dönme) çaresine bakayım; amma gene siz ihmal buyurmayıp şu hastalıktan kurtulmaya bakın. Vücud sağ olmadıktan sonra, malı ve mülkü ne yapmalıdır? Sakınıp bu hususta parayı esirgemeyesiniz. Birkaç tabibe baktırın, eğer borç bile edilirse edasına (ödeme) Allah kerimdir (yardımcı). Hemen siz var olun!
Efendim, şimdi icabediyor ki, şu ana kadar gönlümde sakladığım sırları size söyleyeyim. Tâ ki sana, ne bana dâğ-ı derun (iç yarası) olsun. Çünkü ben-i âdem (insanlar) bittabi (yaratılıştan) hırslı olduğu aşikardır; amma bu hırs birkaç türlüdür; benim hırsım şimdiki akıl ve idrâkimce biraz geçinecek ile biraz hünerden ibarettir. Elhamdülillâhi tealâ (Tanrı’ya şükür olsun) şu genç yaşımda bunlardan bir miktar hissedar oldum; lâkin hakikatte hep senin sayendedir; zira beni okutturup yazdırdın. Senin hakkını bin yıl yaşasam ödeyemem. Senden başka kimse yoktur.
İşte efendim, maazallah (Tanrı korusun) size bir hal olacak olsa senden başkasına valide (ana) demeğe ağzım varamaz. Ve diyemem alimallah (Tanrı bilir). Ve seni ben ölünceye kadar unutamam.
Felek müsaade ederse merhum pederimin kemiklerini İstanbul’a getireceğimdir; inşallahütealâ (Tanrı dilerse) mahsul (özel) bir türbe yaptıracağımdır; cümlenizin bir mekân (yer) da olmanızı arzu ediyorum. Senin indinde (sencileyin) en ednâ (dengesiz) olan şeyini ziyan etmem ve haneni söndürmem; ve rahmet vesile olur âsâra (yapıtları) sayederim (çalışırım).Din ve devlet, vatan ve milletim yoluna kendimi feda etmek isterim.
Aman canımdan aziz olan valideciğim! Gençlik ve cahillik münasebetiyle size her ne kabahat ettim ise cümlesini affeyle ve hakkını helâl eyle!
İbrahim Şinasi

MAKALE- ÖĞRETİCİ METİN

Savaşın toplum üzerindeki etkileri, birçok faktöre bağlı olarak değişir ve savaşın türü, süresi, yoğunluğu, sonuçları ve sonrasında gerçekleşen yeniden yapılanma süreci gibi çeşitli faktörlerden etkilenir. Bazı savaşların toplumlar üzerindeki etkileri uzun yıllar hatta nesiller boyunca devam edebilirken, diğer savaşların etkileri daha kısa süreli olabilir.
Örneğin, derin bir toplumsal bölünmeye, ekonomik çöküntülere veya büyük ölçekli göç hareketlerine neden olan uzun süreli savaşlar, toplumların yapısını ve kültürel dinamiklerini uzun yıllar boyunca etkileyebilir. Bu tür etkiler, savaş sona erdikten sonra bile devam edebilir ve toplumların yeniden yapılanma sürecini uzun vadede etkileyebilir.
Ancak daha kısa süreli veya daha az yoğun savaşlar da toplumlar üzerinde belirgin etkilere sahip olabilir. Örneğin, kısa süreli çatışmalar bile travma, korku ve güvensizlik gibi psikolojik etkilere neden olabilir ve toplumda uzun süreli bir etki yaratabilir.
Sonuç olarak, savaşın toplum üzerindeki etkileri, birçok faktörün bir araya gelmesiyle belirlenir ve genellikle uzun vadeli ve karmaşık bir süreçtir.

BİYOGRAFİ+ANI- ÖĞRETİCİ METİN

Yakup Kadri, 1889 yılında Kahire’de bir sarayda dünyaya gelmiştir. Çocukluğunun ilk altı yılı bu sarayda, dadılar elinde, bir prens gibi yetiştirilerek geçer. Hatıralarında Yakup Kadri ilk çocukluk yılları hakkında şunları söyler:

“ (.. Çeşit çeşit yemiş ağaçlı bahçesiyle ne büyük, ne güzel, ne süslü, ne ferah ve ne kadar kalabalık bir evimiz vardı. (…) Sabahları güler yüzlü dadılarımızın bizi türlü şaklabanlıklarla uyandırıp kaldırışları, giydirip kuşatışları ve annemizin elini öpmeye götürdükten sonra elvan elvan reçel tabaklarıyla donanmış kahvaltı tepsisinin başına oturtuşları; geceleri incecik saz örgülerden kuru yemiş sepetleri etrafında birbirinden tuhaf masallarla avutup uyutuşları ve bu kalkışlarla bu yatışlar arasında geçen günlerin her biri bir başka şenlik, bir başka bayram havasıyla dolup taşan saatleri (…) ne tadına doyulmaz saadetlerdi.” (Karaosmanoğlu, 1965)
Babasını annesi kadar sevmez. Bunun sebebi de ona çocukluğunda annesi ve saray çevresinde aşılanan kibar insan olma arzusu olmalıdır. Nitekim babasını, kılık kıyafeti ve kabalığı yüzünden sevmez. Hatıralarında babası ile ilgili şunları söyler:
“Çocukluğumda babama ait hiçbir şey bana hoş ve yumuşak gelmezdi. Ne adını sanını, ne kalıbını, kıyafetini, ne oturup kalkışını, ne yüzünü, ne huyunu, ne de konuşma tarzını beğenirdim. (…) Bundan başka, babam birçok sözleri koyu bir taşralı şivesiyle söylerdi. (…) O, böyle konuşurken bir büyük şehirden henüz göçüp yerleştiğimiz bu Anadolu kasabasının sokaklarında uzaktan bile bakmaya alışamadığım kaba saba, kılıksız kıyafetsiz adamlardan biri güya kapımızdan içeri dalarak bize sövüp saymaya başlamış sanırdım.”(Karaosmanoğlu, 1965:10).
Ailenin durumu bozulunca Yakup Kadri, annesi ve babasıyla Manisa’ya, asıl memleketlerine gelirler. Mısır yıllarında küçük Yakup, özel hocalardan ders alarak öğrenim hayatına başlar.
Manisa’ya geldikten sonra ise herkesin gittiği okullara devam mecburiyetinde kalır. Bu duruma kolay kolay alışamaz.
“Her sabah -belki doğdukları günden beri vücutları sabun ve su yüzü görmemiş-üstleri başları pejmürde, ayakları çıplak bir alay çocukla tıklım tıklım dolu sınıftan içeri girince bir boğucu gazla tıkanır gibi olarak kendimi yere düşmekten güç tutar ve sendeleye sendeleye sırama geçip oturduktan sonra da uzun bir müddet gönül bulantılarını bastırmak, baş dönmelerimin önünü almak gayretiyle kıvrım kıvrım kıvranırdım.” (Karaosmanoğlu, 1965: 27).
Manisa halkına ve hayatına alışamayan sadece çocuk Yakup değildir. Saraylarda yetişmiş annesi de yeni hayata intibak edememiştir. Bundan dolayı sıradan bir Anadolulunun yaşadığı hayat şartlarına alışamaz ve bu hayat, ona ve çocuk Yakup’a ıstırap olur. Annesinin bu ruh halini Yakup Kadri’den dinleyelim:
“Hele annemin bu yazlıklarda daha ziyâde köylüleşen yerli âdetlerine göre, kâh ayaksız bir tahta sofranın kâh bir bakır sininin etrafında halka oluşturup oturan ev sahipleriyle diz dize, dirsek dirseğe sıkışarak aynı kaptan elle yemek yerken duyduğu ıstırap, yüzünden okunur bir dereceye varınca bütün lokmalar boğazımda dizilip kalırdı.”
Bütün bu olumsuz şartlara rağmen annesi, Yakup Kadri’nin öğretimine ve terbiyesine önem verir. Annesi ona Ekmekçi Kadın ve Monte Cristo’yu okur. Bu kitaplar onun üzerinde önemli bir tesir bırakır. Ailesi İzmir’e taşınır ve Yakup Kadri orada İdâdi’ye devam eder. O yıllarda Türk edebiyatı ve edebiyatçılarını tanımaya başlar. İstibdat’ın ağırlığını yine o yıllarda hisseder, Jön Türklerin hikâyelerini o yıllarda dinler.
Yakup Kadri, tekrar annesiyle beraber Mısır’a gider. Prens Mehmet Ali’nin sarayında kalırlar. Bu yıllarda Yakup Kadri, Frere’ler okuluna giderek Fransızca öğrenir. Bir müddet de İsviçre Lisesi’ne devam eder. Öğrendiği bu Fransızca, onun dünya görüşüne ve mizacına yansıyacaktır. Artık Fransızcayı ana dili gibi bilen, Fransız edebiyatını ve batı kültürüne nüfuz etmiş biri olarak 1908 yılı başlarında, Meşrutiyet’in ilânından evvel İstanbul’a gelir. Henüz 18 yaşındadır. Fakat aldığı eğitim ve terbiye, İstanbul’da bir paşa zâdenin, bir aristokratın aldığı eğitimden aşağı değildir. Bundan dolayı olsa gerek Yakup Kadri İstanbul’a çabuk alışır, hatta ilerleyen yıllarda İstanbulsuz yapamayan biri haline gelir.

ANI- ÖĞRETİCİ METİN
REŞAT NURİ GÜNTEKİN’IN HOCASI

Küçüklüğümde fazla haşarı idim. Mektebe gitmek hemen kabil olmuyordu. Mektebi sevmiyordum. Bir aralık teyzemin oğlu Ruşen Eşref’le beraber bizi Selimiye’deki mahalle mektebine göndermek istediler. İkimizde çok yaramazdık. Hele bir araya gelince adeta kudururduk. Benim Şakir Ağa isminde Kemahlı bir lalam vardı. Harem iskelesinin eski kayıkçısı olan Şakir Ağa göğüs darlığına uğramış, hafif hizmet olarak bana lala olmuştu. Hele Ruşen’le beraber olduğum zaman bizi idare etmek, anafora akıntıya kayık idare etmekten daha kolay değildi. Bizi büyüttükten sonra memleketine gidip ölen biçare adamın, Allah bilir ama galiba biz kanına girdik. Şakir Ağa bizi akşama kadar cami avlusunda mektep kapısında beklerdi. Bu pek az devam etti. Bilmem nasıl lalayı kandırdık. Çantamıza yiyecek doldurur mektepten kaçardık. Hocamız galiba bizden bıkmış olduğu için göz yumar, evdekiler bir şey demezlerdi. Bağdat Caddesini tutturup da Göztepe’ye kadar sık sık olurdu. Yol üzerinde Selami Çeşmesi vardır ki, ne zaman önünden geçsem gülerim… Aklımda kalmayan bir aksiliğimiz üzerine lalam ayağından kundurasını çıkararak çalkalamış, bize bir kundura su içirmişti. Muntazam tahsile İzmir’de Frerler mektebinde başladım, ilk ve ondan sonraki tahsilimin arkasından yüksek tahsilimi de Darülfunun Edebiyat şubesinde gördüm.

DENEME- ÖĞRETİCİ METİN

Bir ikilidir ağlamak ve gülmek. Ağlamak, sanılanın aksine çaresizlik, zayıflık, güçsüzlük demek değildir bence. Gariptir belki… Ama ben ne zaman ağlayan birini görsem, içim gerçekten acısa dahi bir miktar da sevinirim. Çünkü üzülmeyi becerebilen bir kişi, sevmeyi de bir o kadar iyi becerebilir. Çünkü, ağlayabilen bir insan gülmenin o mükemmel kıymetini belki de daha iyi anlayabilir.
Bilirim ki, ağlayan bir kişinin kalbi henüz nasır tutmamıştır. Yüreği katılaşmamış, duyguları bitmemiştir. Hani derler ya, “Kalp ağlamazsa göz yaşı da akmaz…” İşte böyle bir şey… Sevindiğinizde, mutluluktan uçacak olduğunuzda nasıl kahkahalar atarsınız ya! Üzüldüğünüzde de dökülen gözyaşları bir o kadar değerlidir. Sinirli ve kibirli olduğumuzda, öfke ve intikam duygusu dolacağımıza, kalbimizi nasırlaştıracağımıza, gözlerimizle ağlama olgusu yerine getirmek belki de en iyisidir. Belki hakikati değiştirmez, ama… Kalbinizin doğru ateşi bularak yumuşamasına vesile olur.
Ağlayan bir kişi gördüğünüzde, ona samimi birkaç söz, birkaç dokunuş ya da uzatılan bir mendil ona yapılacak en büyük destektir. Bunlar, bin türlü sözcük, davranıştan belki de daha önemli, daha kıymetlidir..
Bence, ağlamak insanın insan olmasını gerektirdiklerinden biridir.
Ve… Ağlamakla gülmek olmazsa olmaz bir ikilidir. Tıpkı evrende bulunan diğer zıtlıklar gibi.

DENEME- ÖĞRETİCİ METİN

Çalışmak insan için çok faydalı bir eylemdir. Hem insanın zihnini hem bedenini geliştirir. Atalarımızda ”çalışan demir pas tutmaz ”diyerek çalışmanın önemini vurgulamışlardır. Fakat günümüzde kimse çalışmaya hevesli değil. Çoğu kişi çıkarcılık peşinde veyahut çalışmadan kazanmak peşinde. Öğrenciler, memurlar, işçiler vs birçok kişi çalışmadan bazı şeyler elde etmeye kalkıyor. Öğrenciler ders çalışmak yerine kopya çekerek, memurlar rüşvet alarak, işçiler işlerden kaytararak…İşte günümüzdeki durum bu. Aslında çalışmak insan için çok güzel bir iştir. Döktüğün alın terinin verdiğin emeğin karşılığını almak insan için çok gurur verici…Bu mutluluğu tadan insanlar çalışmaya daha fazla hevesleniyorlar ve işlerine dört elle sarılıyorlar. Bazen düşünüyorum ben yaptığım işin karşılığını alınca nasıl mutlu oluyorum. Neden insanlar bu mutluluğu tatmaktan yoksun kalıyorlar diyorum zaman işin içinden çıkamıyorum. Ama ben şunu biliyorum ki çalışmak insanı olgunlaştırır. Ve bende o olgunlaşmış insanlardan birisiyim…

DENEME- ÖĞRETİCİ METİN

Fikirlerim yalnızlık için uçuşurken aklıma varoluş ateşinde yanarken yalnız kalmış büyük düşünürlerin sözleri geldi. Yalnızlığı yüceltenlerin yanı sıra bu durumun ortaya çıkardığı sosyal çekilmenin ve sosyal izolasyonun psikolojik rahatsızlıkların temelini oluşturduğunu söyleyenlerde çıktılar. Şu da bir gerçek ki en yaratıcı sanatçılar, hatta başarılı bütün insanlar iç sesleri ile baş başa kaldıkları anlarda daha üretici olduklarını söylüyorlar. İç sesimizin beslendiği kaynaklar, gündelik yaşantılarımız ile meşgul uyanık belleğimizin oyalamaları dışında, bilinçaltımız oluyor. Bilinçaltımız kendi kaynaklarını bilince yani sesini duyduğumuz o iç sesimize çıkarırken daha çok hayal kurma, , imaj yaratma gibi araçları kullanıyor. Bu nedenle hayal dünyası gelişmiş insanların, dikkatlerini içe yöneltmişlerse çok verimli sanatsal-fikirsel ürünler ortaya koyabiliyorlar. Bu durum beraberinde sosyal işlevlerimizi olumsuz etkilese de yalnız iken açığa çıkan duyguların tadını hiçbir şey veremiyor.
Nietzsche’ nin; “Bir derin kuyuya benzer yalnızlık. Taş atmak kolaydır içine: ama bu taş dibe inecek olursa, kim çıkarabilir?” sözünden de anlaşıldığı üzere, yalnızlık girdabında derinlere dikey iniş yapan bir kişinin durumu, bilinmez derinlikteki okyanusa dalmaya benzer. Bu dalış sonucunda sizi büyüleyecek bir çok yeni organizmalar görebileceğin gibi hüsrana uğrayıp vurgun da yiyebilirsiniz. Ya batmak yada çıkmak kadar keskin bir deneyim olabilir bazıları için. Bu kadar felsefi, sanatsal bir yönü olan bir kavram olsa da, çekingen kişilerin, yada iletişim yetersizliğinden dolayı yalnız kalan asosyal kişilerin yaşadığı durum kadar basit değildir, yalnızlık bir hastalık semptomundan ziyade bir entelektüel faaliyet olarak yaşanabilirse başlı başına zenginlik sayılabilir.

DENEME- ÖĞRETİCİ METİN

Doğa bir ana gibi davranmış bize: İstemiş ki ihtiyaçlarımızı gidermek zevkli bir iş de olsun üstelik: Aklımızın istediği şey, iştahımızın da aradığı şey olsun: Onun kurallarını bozmaya hakkımız yok.
Caesar’ın ve İskender’in, en büyük işleri başarırken, doğal ve bundan ötürü gerekli ve akla uygun zevkleri bol bol tattıklarını görünce, buna ruhu gevşemek demem; tersine, o zor işleri ve yorucu düşünceleri dinç bir yürekle günlük hayatın bir parçası haline sokmak, ruhu sağlamlaştırmaktır derim. Zevklerin gündelik zaferlerini olağanüstü iş saymışlarsa bilge adamlarmış. Biz pek şaşkın varlıklarız: Filanca hayatını işsiz güçsüz geçirdi, deriz; bugün hiçbir şey yapmadım, deriz.
– Bir şey yapmadım ne demek? Yaşadınız ya! Bu sizin yalnız başlıca işiniz değil, en parlak, en onurlu işinizdir: Bana büyük işler çevirmek olanağını verselerdi, neler yapmaya gücüm olduğunu gösterirdim, deriz.
Önce siz kendi hayatınızı düşünmeyi, çevirmeyi bildiniz mi? Bildinizse bütün işlerin en büyüğünü görmek için büyük fırsatlara ihtiyaç yoktur hangi mevkide olursa olsun, perde arkasında da, perde önünde de insan kendini gösterir. Bizim işimiz kitap doldurmak değil, ahlakımızı yapmaktır; savaşmak ülke kazanmak değil, yaşayışımıza dirlik düzenlik getirmektir.
En büyük en onurlu eserimiz doğru dürüst yaşamaktır. Geri kalan her şey, başa geçmek, para kazanmak, binalar kurmak, nihayet ufak tefek eklentiler, yollardır. Bir komutanın, az sonra hücum edecek olduğu bir kalenin eteğinde dostlarıyla tümüyle serbest ve rahatça, kaygısızca sohbete dalması, Brutus’un herkesin kendisine ve Roma’nın özgürlüğüne karşı pusu kurduğu bir sırada gece dolaşmalarından birkaç saat çalarak tam bir sessizlik içinde Polybius’u okuyup notlar yazması ne güzel bir şey!
Düşündükçe içim açılır. Ancak küçük ruhlar işlerin ağırlığı altında ezilir; onlardan sıyrılmayı, bir yerde durup yeniden başlamayı bilmezler.
Montaigne
DENEME- ÖĞRETİCİ METİN
Günümüzde Genç Olmak

Gençlik 15-24 yaşları arasında biyolojik, psikolojik,bilişsel ve sosyolojik bir gelişim sürecidir. Bebeklik ve çocukluk döneminin devamı olan gençlik aynı zamanda bu dönemlerde gelişen yapının olgunlaşma sürecidir.
Gençler de çağına özgün değişimler geçirecektir. ”Bizim zamanımızda” diye başlayan cümleler çok anlam ifade etmeyecektir. Gençlik dönemi açık denizde bir sandalda olamaya benzetilebilir. Kimi zaman sakin kimi zaman dalgalı bir dönem. Önemli olan bu dönemde az hasar almak, ya da onarılmayacak hasarlar almamaktır. Tabi ki bunun için biz yetişkinlere çok iş düşmektedir.
Çevre kavramı bu dönemde daha da önem kazanmaktadır. Aile çevresi, okul çevresi, yaşanılan şehir, köy vs gibi. Günümüzde ki sosyokültürel, sosyoekonomik, sosyopolitik değişimler gençlerin gelişimi ve kimlik oluşturmasında önem arz etmektedir. Genç artık anne-baba özdeşiminden çıkıp arkadaş, öğretmen, film, roman kahramanları gibi özdeşim nesneleri bulmaya başlar. Bu dönemlerde aileler çocukları kendilerinden uzaklaştığı için kaygı duymaya başlarlar. Bu nedenle de bazı aileler durumu normal değerlendirmek ve gencin kendi gelişimini tamamlaması için ona destek olmak yerine bu endişelerinden dolayı daha kontrolcü, katı, cezalandırıcı davranabilirler. Bu tip davranışlar gençte öfke, başkaldır, yada içe dönme, güvensizlik gibi sorunlara yol açabilir.
Öncelikli olarak birey olma çabalarını ve yöntemlerini izlemek önemlidir. Yanlış olduğunu düşündüğümüz yerlerde onunla bir birey gibi, nasihat vermeden fikrimizi paylaşmak önemlidir. Unutmayalım ki bu dönemde çocuklarımızın omuzlarında inanılmaz bir yük vardır. ‘Yediği önünde, yemediği arkasında” ”Her istediği oluyor, şımarıklık yapıyor” gibi düşünceler aslında kendi yetiştirme tarzımızı gözden geçirmemiz gereken bir durumdur. Ve bu tarzda düşünmek inanın ki onları bize yaklaştırmayacaktır.
Gençlik dönemi anlayacağımız gibi normal bir süreç fakat iyi idare edilmesi ve iyi şekillendirilmesi gereken erişkinlik öncesi bir dönemdir. Bu dönemde sadece anne-babalara değil, aslında hepimize iş düşmektedir. Onların bu dönemden olgunlaşmış, hayata hazır çıkmaları için aile, okul, sosyal çevre, medya ve mevcut yönetim sistemi olarak birlikte el ele çalışmalıyız. Çünkü gelecek olan bu gençleri anlamak ve sorunları konusunda destek olmak, çözümlerde yardımcı olmak daha güçlü bir toplum olmamızı sağlayacaktır. Unutmayalım ki bugünün gençleri geleceğin anne babaları, öğretmenleri, yöneticileri, hukukçuları, sanatçıları, mühendisleri vs vs olacaklar. Eğitim sorunları, işsizlik, toplumsal kaygılar, ekonomik sıkıntılar ve bu gençlere yüklenen beklentiler sadece onların tek başına aşması gereken sorunlar değildir.

 

ANI- ÖĞRETİCİ METİN

İki liseli arkadaş, liseyi bitirdiklerinde yurt dışında eğitimlerine devam etmek üzere uzunca bir süre harçlıklarını biriktirmişler. Bu birikimlerini yıllarca her şeyden mahrum kalarak, fedakârlıklar göstererek yapmışlar. Liseyi beraber bitirdiklerinde Milli Eğitim Bakanı’nı ziyarete gidip, yurtdışında okumaya gönderilmelerini talep etmişler. Ancak, Bakan gençlerden birini odadan dışarı çıkartmış ve içerdekine, ”Seni gönderebilirim, ama arkadaşını gönderirsem dedikodu olur. Bu yüzden onu gönderemem” der. Bu durum dışarıdaki öğrenciye söylendiğinde, durumu algılamasının ardından arkadaşına dönerek ‘’Madem öyle, benim biriktirdiğim parayı da sen al. Hiç olmazsa biriktirme amacımı kısmen gerçekleştireyim” der ve fedakârlıklarla biriktirdiği tüm parayı arkadaşına verir. O zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’dir. Dedikodu olmasın diye yurtdışına eğitime göndermediği oğlu ise, bugünün ünlü şairi Can Yücel’dir.

10.sinif 2.tema ogretici metin ornekleri indir

Yazdır

Yazar hakkında

admin

Yorum yap